Son Konser ve Kuleli Ev

images (31)

İlk defa katıldığım İstanbul Film Festivali’ni “Son Konser” ve “Kuleli Ev” adlı filmlerle kapattım. Özellikle “Son Konser” konusu nedeniyle beni gerçekten cezbetmişti. Bu iki filmde de beklediğimi pek bulamadığımı söyleyeceğim. Son Konser’le başlayalım.

Son Konser’in yönetmeni Yaron Zilberman, çok iyi niyetle işe başlamış ama galiba “Batacaksak da tam batmayalım, önümüzdeki yıllara biraz umudumuz olsun” diye bitirmiş. En sorunlu kısımlardan birisi oyunculuklar. Bu filmde bir tek Philip Seymour Hoffman’ın oyunculuğunu beğendim. Bu film oyuncular için, özellikle filmde Füg Quartet’in üyelerini oynayan Chirstopher Walken, Catherine Keener, Mark Ivanir ve Philip Seymour Hoffman için kolay değil tabii. Oyunculardan apayrı bir dal olan, trümanları çalıyormuş gibi yapmaları bekleniyor ki ortaya çok komik sahneler çıkmış. Yönetmen bu kusurları saklamaya çalışabilirdi diye düşünüyorum ama inadına çok fazla sayıda yakın plan kullanılmış, hareketlerin ne kadar sahte olduğunu anlayabilelim diye herhalde.

images (32)

Zilberman kendince iyi şeyler yapmaya ve anlatmaya çalışmış. Hoffman dışında rolüne oturan pek kimse yok. Film bir andan itibaren romantikleşiyor ve ağırlaşıyor. Ayrıca son zamanlarda gördüğüm en işlevsiz sahneye de bu filmde yer verilmiş. Hoffman’ın oynadığı, Robert karısını aldatıyor, biz de bu ana tanıklık ediyoruz. Filmi çok açık etmek istemiyorum ama ertesi sabah Robert’ı evinde görüyoruz ve kemanını başka bir yerde unuttuğunu fark ediyor, daha doğrusu Juliette fark ettiriyor. Şimdi sorarım size, bu bahsettiğimiz sahne olmadan ev sahnesine geçilse, çok daha vurucu ve etkileyici bir sonuç ortaya çıkmaz mıydı? Bu parçanın filmin olay örgüsünde önemli bir işlevi var çünkü.

Film, düşünce olarak çok güzel ama uygulamada sorunlar çıkmış gibi. Beethoven Opus 131 String Quartet üzerinden ilerliyor çoğunlukla. Bütün yamalarına rağmen, Opus 131’le hikayeyi bağdaştırmayı başarıyor. Film, bu parçayla ilgili çok güzel ayrıntılar içeriyor. Beethoven’ın eseri bestelerken, son anlarını yaşadığını bildiği için eserin ara verilmeden seslendirilmesini istediği belirtiliyor. Schubert’in de ölüm yatağındayken son dinlemek istediği parça buymuş. Filmde yer alan Füg Yaylı Dörtlüsü, birlikte geçirdikleri 25 yıl boyunca, yaşadıkları sorunları görmezden gelmişler. Birçok şeyi arkalarında bırakmışlar. Grubun viyolonsel sanatçısı ağır bir hastalığa yakalanıyor. 25. yıl konserlerini verecekler ve bu son konserleri mi olacak ya da birlikteliklerine devam mı edecekler bilmiyorlar.

images (33)

Filmin asıl anlatmak istediği de bu yıpranan ilişkiler bence. Herkesin nefes almaya ihtiyacı olduğu…Her ne kadar oyunculuklar tam olmamışsa da ve bence bazı kötü yanları bulunsa da ortalamanın üstünde bir film ortaya çıkmış. Beethoven’ın bu güzel eserini parçalar halinde de olsa sinema salonunda dinleyebilmek çok hoştu.

images (35)

Şimdi gelelim “Kuleli Ev”e…Ben, “Son Konser” filminin aksine bu filme çok büyük bir beklentiyle gitmedim. Ama filmin görselliğinin çok iyi olacağını tahmin ediyordum ve bu konuda yanılmadım.

Rus sinemacılar kendi ülkelerinin görselliğini çok güzel kullanyorlar. Ülkemizde ise bu işi başarabilen çok az kişi var. Filmde İkinci Dünya Savaşı’nın savurduğu o güzel Rus topraklarını görüyoruz. Ana karakterimiz, annesi öldükten sonra evine dönmeye çalışan bir çocuk.

images (36)

Özellikle bu filmde siyah beyazın büyüsüne bir kez daha tanık oldum. Bence bunda Rus coğrafyasının payı da çok büyük. Siyah beyaz görüntüler bu çorak ülkeye çok yakışıyor. Ama film, bunun ötesinde çok fazla bir şey başaramıyor. Yönetmen Eva Neynmann, hem o dönemin Sovyetlerini hem de bu küçük çocuğun dünyasını anlatmaya çalışmış. Savaşın bu coğrafyaya etkilerine küçük kahramanımızın gözünden tanıklık ediyor, filmin boyunca insanların birbiriyle iletişimsizliğine şahit oluyoruz. Her şey kesintiye uğramış gibi. Kimsenin birbirinin nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediği bir dünya. En güzel sahnelerden biri de askerlerin, küçük kahramanımızın önünden sisler içinde kaybolduğu sahne. Sanki hepsi çoktan yok olmayı benimsemiş gibi. Ama film bize öykünün ana karakteri olan bu küçük çocuk hakkında sağlıklı bir taban oluşturamıyor. Filmdeki hiç kimse hakkında doğru dürüst bir bilgi elde edemiyoruz. Bu belki de o dünyanın iletişimsizliğini vurgulamak için yapılmış olabilir ama en azından ana karakter hakkında bizi daha iyi bilgilendirmesi gerekirdi diye düşünüyorum. Yani yönetmen kekini çok iyi hazırlamışken, kremasını sürmeyi unutmuş bence.

images (37)

Filmin en dikkat çeken yanı  küçük kahramanı oynayan Dmitriy Kobetskoy. Yönetmen bu küçük oyuncudan çok güzel bir performans almış. Bu zor rolün altından nasıl kalktığını merak ettim doğrusu, ekibin onu nasıl hazırladığını…Film, daha önce de bahsettiğim gibi, yoksulluğun, iletişimsizliğin gezdiği bu dünyayı mı, yoksa bu yaralı kahramanın hikayesini mi merkeze oturtacağına karar verememiş. Bize güzel görüntüler ve Kobetskoy’un hayran olunacak oyunculuğu dışında bir şey veremiyor maalesef.

M.Berkay Sülek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s