Ece İdil Röportajı

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Opera Anasanat Dalı Öğretim Görevlisi  ve İstanbul Kültür Üniversitesi Genel Sanat Yönetmeni Soprano Ece İdil’le çok keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Çağdaş Hollandalı besteci Theo Loewendie’nin “6 Türk Manisi”ni,  A. Schönberg’in “Pierot Lunaire”ini, Schostakovitsch‘in “Romanzen-Suite” adlı oda müziği eserlerini,  A. Berg’in “7 İlk Şarkı”sını ve Ravel’in “Shéhérazade” adlı orkestral yapıtlarının ülkemizdeki ilk seslendirilişini yapmış; 1995’de Boğaziçi Oda Müziği Topluluğu ile Cemal Reşit Rey’in “Sextuor”ünün dünya prömiyerini gerçekleştirmiş; 2004’de Cemal Reşit Rey’in “100. Yılı” nedeniyle Kalan Klasik etiketiyle çıkan CD’de “12 Anadolu Türküsü”nü seslendirmiş; 2005’de ise Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından çağdaş müziği yorumlamadaki başarısı nedeniyle “Yılın 10 Divası” ödülüne layık görülmüş sayın Ece İdil’le benim de özel ilgi alanlarımdan biri olan opera sanatı üzerine konuştuk.

ATSB00006

Mehmet Berkay Sülek: Müziğe arpla başladığınızı biliyoruz. Ailenizde müzisyen var mıydı? Arp da temin etmesi zor bir enstrüman bildiğim kadarıyla.

Ece İdil: Dünyaya geldiğim, kendimi bildiğimden beri müziğin içindeyim. Babam, Maliye Bakanlığında hesap uzmanıydı. Fakat klasik gitar ve mandolin çalardı. Ben sekiz yaşına kadar bu gitar ve mandolin ezgilerinin içinde büyüdüm. Her Cumhuriyet dönemi ailesi gibi ben de belli bir yaşa gelince, ailem beni müziğe başlatmak istedi. Piyano alacak durumumuz, ayrıca evde de yeterli yerimiz yoktu. Türkiye’nin ilk arpisti olan halam,Uğurtan Aksel “Benim ikinci bir sazım var, Ece’ye getireyim, müziğe onla başlatalım” demiş. Ondan sonra karar verildi ve eve arp geldi. Halam haftada iki gün gelirdi. Aramızda gerçekten bir hoca öğrenci ilişkisi vardı. Aynı zamanda  5 yaşından itibaren haftada iki gün baleye gidiyordum. Yani, ilkokul ve lisede müzikle ve baleyle oyalandım. Müzik her zaman içimdeydi ve tabii Çaykovkski’yle büyüdüm diyebilirim. Çaykovski demek, dans demek. Bu böylece lise sona kadar gitti.

Mehmet Berkay Sülek: Peki müziğe arpla başlamanız, sonraki müzik hayatınızı nasıl etkiledi?

Ece İdil: Bir kere enstrümancı bir zihniyetim oluştu. Babam çok ileri görüşlü bir adamdı. İstanbul’da uzun soluklu bir müzik ve bale okulu vardı. Solfejim geri kalmasın diye beni bu okula yolladı. Haluk Tarcan’dan solfej dersleri aldım. Liseden sonra istediğim yeri kazanamadım. Fransız Filolojisi’ni kazanmıştım. “Ben asla müzikten kopamam” dedim. Baleyi bırakmıştım ama son iki  yılı profesyonel olarak baleyle geçirmiş ve stajyer olarak AKM ‘nde yer almıştım. Yangından sonra hocalarım Mr. ve Mrs. Carter ülkelerine dönmek zorunda kaldılar. Ben de İstanbul’da baleye istediğim gibi devam edemeyeceğimi anladım ve kendimi İstanbul Konservatuvarı’ın önünde buldum. En azından arp bölümüne girerim dedim (bu annemin fikriydi), belli bir idealim yoktu. Bir yandan da resim kurslarına devam ediyorum. Ama daha sonra henüz arp bölümünün açılmadığını, sadece yaylı sazlar, piyano, bale ve tiyatro bölümü olduğunu öğrendim. Bana da “Hele bir şan bölümüne gir, arp bölümü zaten açılacak, yatay geçiş yaparsın” dediler.  Lisede korodaydım, Atatürk Kız Lisesi’nde çok derin bir müzik eğitimi vardı. Muammer Sun, Muzaffer Uz, İhsan Alapınar (Hazar Alapınar’ın annesi) gibi isimler bizim müzik öğretmenimizdi. Bildiğim bir iki şarkıyı söyledim ve kazandım ama “Ben orada ne yapacağım?” diye düşünüyordum. Yani öyle bir hevesim de yoktu. Operayı da bilmiyor değildim. Küçük yaşlardan itibaren, yanan Tepebaşı Operası’nda -halam oranın arpistiydi- ona sayfa çeviriyordum. Gözüm de devamlı yukarıdaydı. Zaten bütün operaları tanıyordum, bana çok da yabancı bir ortam değildi. Şan bölümüne girdikten sonra Mustafa İktu’yla çalışmaya başladım. İktu, sesimi her zaman bir enstrümanmış gibi düşünmemi sağladı. İlerleyen yıllarda Mesut İktu’yla çalışmaya devam ettim ve  sonra da konser şarkıcılığı bölümü hocamın yönlendirmesi ve tutku halindeki isteğim ile ilk kez açıldı . Derya kuyusu lied repertuvarına daldım ve ondan sonra da arp kaldı tabii. Deşifre ve müzik bilgisi, bale eğitimim olmasından dolayı, diyafram ve beden kontrolümün olması hızlı ilerlememi  sağladı. Mezun olunca, istediğim piyanist arkadaşlarımı yanıma alıp, bol bol çalışma imkanım oldu. Orkestralarla konserler verme fırsatını yakaladım ve yurt dışı festivallere davet edildim. Bunun yanı sıra, şu anda daha ön planda olan eğitimciliğimle de devam ediyorum.

Mehmet Berkay Sülek: İlkokullarda müziğe blok flütle başlanması tartışma konusu oluyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ece İdil: Bir kere bütün çocuklar hastalanıyor. Benim kızım da bu süreçlerden geçti. Blok flüt bize Almanlardan yama gibi yapıştırılan bir şey, oysa çok seslilikten uzak. Benim zamanımda önerilen enstrüman mandolindi. Mandolin, Akdeniz enstrümanıdır. Birden çok sesi aynı anda duymayı sağlar. İnsanın elinde de bir meleke oluşur. Temiz bir sazdır. Hem de kemanla perdeleri aynıdır. İlerde seçimini yapan çocuğa bir kolaylık? Blok flütü ise hiç tasvip etmiyorum.Tüm çocuklar mikropları üflüyorlar. Şimdi flüt de çalmıyorlar, melodika çalıyorlar. Blok flüt oda müziklerinde kullanılan sınırlı bir enstrüman. Mandolin bize gerçekten yakın bir enstrümandır. Karnına dayar, tınıyı hissedersin. Zaten önce mandolini, sonra da müzik derslerini kaldırdılar. Artık sorun yok.

ATSB00002

Mehmet Berkay Sülek: Peki şu anda faaliyet gösteren opera evlerinden hangisini daha önde buluyorsunuz?

Ece İdil: Galiba Antalya daha önde. Ben gidip izleyemedim ama medyadan takip ettiğim kadarıyla repertuvarıyla, sanatçılarıyla daha önde. Sanatçıların çoğu da Mimar Sinan’dan çıkma. Samsun da fena değil. İzmir Operası’nda Mehmet Ergüven, muhteşem bir yönetmendir. İstanbul Operası’nın kadrosu çok iyidir ama hapis gibi Süreyya’ya sıkışmış durumdalar. AKM açılırsa belki eski seviyelerine gelebilirler. Ankara’da Wagnerler oynanıyor ama galiba Antalya daha önde, reji olarak özellikle.

Mehmet Berkay Sülek: Kalan Müzik, Klasik Batı Müziği’nin gelişmesinde önemli bir rol oynuyor. Kalan Müziğin rolü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ece İdil: Kalan Müziğin başındaki isim, bizim konservatuvarda klarinet  çalıyordu. Başarılı bir çocuktu ama yıllar içinde  ilgilenen olmadığından  galiba devam edemedi. Bir kere, bizim kendi müziğimizi halka taşıdı. Neşet Ertaş’tan kazandığı parayla, Klasik  Müziğe müthiş bir sermaye yatırdı. Bizim bestecilerimizi gün yüzüne çıkardı. Ona ne zaman gitsem,sorgusuz  bana üç tane CD’yi peş peşe çıkarttı. Saygun, Usmanbaş ve Cemal Reşit Rey’in eserleri hayata geçsin diye çalıştı. Kalan’da müthiş bir arşiv vardır. Onu izleyen başka müzik firmaları da var ama Kalan Müziğin paleti daha geniş. Ben gerçekten çok takdir ediyorum.

ece_idil

Mehmet Berkay Sülek:  Siz de Türk bestecilerinin eserlerine konserlerinizde yer veriyorsunuz..

Ece İdil: İlkem o. Mezun olduktan sonra, ilk konserimi Türk bestecileri üzerine yaptım. O zaman Saygun’un İnsan Üzerine Deyişleri’nin ilk seslendirilişini yapmıştık. Biz söylemezsek, yurt dışında nasıl duyacaklar? Kendi sesimizi nasıl duyuracağız?. Konserlerimde bir Türk bestecisinin söylenmemiş eserlerini programa koymayı ilke saydım. Öğrencilerime de bol bol söyletiyorum. Zaman içinde halk en güzellerini seçecek. Onun seçmesini biz yapmamalıyız. Bence evrensel olmak, yerellikten geçer. Nasıl ki Macar piyanist Zoltan Kocis önce Bartok’un eserlerini müthiş çaldı, sonra da bir Brahms’ı bir Beethoven’ı çalmasını herkes taparak izledi. İşte biz söyledikçe de bestecilerin şan pozisyonlarını ve rejistrelerdeki zorlukları daha iyi göreceklerini, insan gırtlağına daha uygun eserler yazacaklarını düşünüyorum. Aynı şekilde bizim müthiş bir edebiyat dünyamız var. Türk edebiyatı  sayılı edebiyatlardan biri. Bu eserleri ön plana çıkarmak için de bir araç müzik.

Mehmet Berkay Sülek: Türk bestecilerinin eserlerini müzikal olarak değerlendirirseniz, nasıl buluyorsunuz?

Ece İdil: Saygun favorim. Genç bestecilerden Serdar Yalçın’ın eserlerini söylemekten çok keyif alıyorum. Usmanbaş farklı bir kulvar, insana kendini, gırtlağını tanıtan bir besteci. Diğer bestecilerimiz halk müziğini çok seslendirmişler. Bunların arasından Hasan Uçarsu’nun çok güzel, özgün eserleri var. En son Selva Erdener’in çıkarttığı bir CD var. Mesela o iyi bir iş yapmış.Turgay Erdener ve Cem İdiz gibi bestecilerimizi de anmadan geçemem. Şu anda adını sayamadığım daha genç isimlerden de yeni eserler bekliyoruz.

ATSB00003

Mehmet Berkay Sülek: CD’leriniz içinde unutamadığınız, sizin için özel anlamı olan CD’niz hangisi diye sorsam?

Ece İdil: Cemal Reşit Rey’in 12 Halk Türküsü’nü yapmaktan büyük mutluluk duydum, arşivlik bir kayıt oldu.Sevgili dostum Vedat Kosal ile aynı kayıtta buluştuk. Nazife Güran’ın eserlerini gün ışığına çıkarmaktan da çok mutluyum. Benim için önemli bir anı oldu. Stüdyoya girmekten hiç hoşlanmıyorum. Piyanist arkadaşım Metin Ülkü’yle birlikte ev ortamında kaydettik. Nazife Hanımın ilk kadın Türk besteci olması da çok önemli. Bana en çok mutluluk veren kayıt bu oldu. Nazife Hanımın döneminde, sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da kadının evinde oturması bekleniyordu ama o  Diyarbakır’da müzik öğretmeni olarak görev yapmış. Ancak ne yazık ki kendisi bu CD’yi duyamadı. Yalnız en güzeli, müziği canlı söylemek ve kaydı o an almak. Seyircinin  frekansını hissetmek sese yansıyor.

Mehmet Berkay Sülek: Son zamanlarda Cana Gürmen, Cihat Aşkın, Rahşan Apay ve Neva Özgen’le birlikte “Müziğin Kadın Kahramanları” adlı bir proje yürütüyorsunuz. Bu proje nasıl ortaya çıktı?

Ece İdil: Uzun yıllardan beri kadın bestecilere el attım. Çeşitli müzisyenlerle kadın bestecilerin eserleri üzerine çalıştım. Daha sonra Cihat’la buluştum. O da İstanbul Festivali’nde böyle bir konser yapmıştı. Kültür Üniversitesi’ndeki görevim dolayısıyla 8 Mart’ta bir konser yapmam icap etti. Cihat “Gel bu projenin içine sen de gir” dedi. Biz de hem Türk, hem de Avrupalı kadın bestecilerin eserlerinden bir harman oluşturduk. Ortaya çok güzel bir şey çıktı. Bu konser silsilesi bundan sonra da devam edebilir.

Mehmet Berkay Sülek: Peki Kültür Üniversitesi’ndeki göreviniz nasıl başladı?

Ece İdil: Değerli müzik insanı Prof. Özer Sezgin beni lanse etti. Aklımda olmayan bir şeydi ama konservatuvardaki görevimde de programları hazırlamak, öğrencilere konserler verdirmek, müzik, opera, bale ve edebiyat dünyasından çok fazla isim tanıyor olmak bana yardımcı oldu. Bu göreve gelince de zorluk çekmedim. Başkanımız Bahar Günver de, benim bu vazifemi onayladı. Henüz bir yılımı doldurmadım. Kültür Üniversitesi merkeze uzak bir yer. Önümüzdeki sene biraz daha hareketlendirebilirsem, Bakırköy bölgesinin kültür nabzını elimde tutabileceğime inanıyorum.

Mehmet Berkay Sülek: Konserler beklediğiniz ilgiyi görüyor mu?

Ece İdil: Ben bu sene orayı tanıdım, o yörenin halkını tanıdım. Oda müziğine alışık değiller. Sürekli takip eden 150-200 kişi kadar bir oda müziği dinleyicisi var. Bu yine de fena bir sayı değil ama salon çok büyük, 750 kişilik bir salon. Bale, tiyatro, dans, koro gibi kalabalık etkinliklerde insanları oraya çekmenin daha kolay olduğunu gördüm. Herkes medyatik insanların, starların peşinde koşuyor. Ben de farklı disiplinleri bir araya getirerek insanları çekmeyi hedefliyorum. İşin içine biraz caz koyarak; görselliği, tiyatroyu, müzikle kaynaştırarak program yapmayı düşünüyorum. Önümüzdeki sene de durumu izlemeye devam edeceğim. Aslında benim de onlardan öğrendiğim şeyler var. Sadece halkı salona çekmek, onları eğitmek, güzel insanları getirmekle olmuyor. Bence üniversiteye giren öğrenciyi buraya sokacak bir ders konulması gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda böyle bir ders konulursa güzel olur.

Mehmet Berkay Sülek: Siz aynı zamanda Mimar Sinan Üniversitesi Opera Anasanat Dalında Şan Öğretim Görevlisisiniz. Size gelen öğrencilerin seviyesini nasıl buluyorsunuz? Blok flütle ağızlar kapanıyor demiştik.

Ece İdil: Tabii eski öğrencilerin donanımı yok. Bir çok müzik lisesi var ama oralarda ne öğreniyorlar anlamış değilim. Notaların yerini bilmeyen, dört dörtlük sayamayan bir sürü çocuk geldi. Biz de hayret ettik, müzik liselerinin nasıl bir işlevi olduğunu neye hizmet ettiğini anlayamadık. Fakat konservatuvarın eğitimi  o kadar sağlam, temeli güçlü bir  kompozisyon sistemine  dayalı bir eğitim ki aldığımız öğrencileri sonunda  Avrupa’daki operalara hazırlayacak seviyeye getiriyoruz. Bunu gururla söylüyorum, şu anda Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvarı operaya şancıları en iyi şekilde hazırlayan kurum. Ne yazık ki şu beş altı senedir sürekli yurt dışına ihraç ediyoruz. Avrupa’da iş bulmaları daha kolay oluyor. Onlar bizim medarı iftaharımız. İlk etapta direk beş altı isim söyleyebilirim. Arkadan da gelenler var. Hollanda ve Norveç Operası’nda bile bizim solist çocuklarımız var. İtalya’da, İspanya’da, Metropolitan’da solist olarak çıkan çocuklarımız var. Okula giren sadece şan dersiyle değil, yan derslerle de iyi bir eğitim alıyor. Yıllar geçtikçe de zorluk derecesi artıyor. Hain bir mezuniyet sınavımız var. Avrupa’da bile  böyle bir sınav yok ve bunu tutturmak zorundalar. Mezun olabilenler alıp başını gidiyor zaten. 81’den beri Mimar Sinan’da şan hocasıyım, on yıl kadar da tiyatro bölümünde şan hocalığı yaptım. Bu benim stajım gibi oldu. Hem insan gırtlağını tanıdım hem de enstrümanını şancı gibi kullanmayan birine nasıl şarkı söylettirebilirim onu öğrendim. Bu zaman zarfında da bir çok konser verdim ve piştikten sonra şan öğrencisi almaya başladım. Çünkü bu çok zorlu bir iş, birikim isteyen bir iş. Şu anda mesleğimden son derece zevk alıyorum. Sıfırdan alıp yetiştirdiğim öğrencileri gördükçe, dünyanın en büyük mutluluğunun bu olduğunu düşünüyorum. İnsanın her besteciyi, her eseri hayatına sığdırması mümkün değil. Ama bunları öğrencilerimin  üzerinde tatbik edip, onların  başarılarını görünce  kendi başarımdan daha  çok seviniyorum.

ATSB00000

Mehmet Berkay Sülek: Bizim genç yeteneklerimizin  yurt dışına gitmeleri kadro sisteminin getirdiği sorunlar mıdır?

Ece İdil: Evet kadro sistemi büyük bir etken. Biz de hakikaten çok iyi isimler çıkıyor. Burada ufak tefek yarışmalar oluyor. Siemens Yarışması, Leyla Gencer yarışmalarında adını duyuranlar, zaten onları  emprezaryoları  bekliyorlar. İnternetten dolayı bütün dünya evimizin içinde, herşeyi takip edebiliyoruz. Çocuklar da odisyonları, giriş sınavlarını takip ediyorlar. Kazanamama gibi bir durumları da olmuyor. Yurt dışındaki yarışmalarda da hatırı sayılır ödüller alıyor. Şu anda mezun ettiğimiz öğrencilerim Linz’de, Graz’da master yapıyorlar ve oradaki operalarda yer alıyorlar. Öyle bir repertuvarla mezun ediyoruz ki bir öğrencime “Sen burada boş yere master yapıyorsun, biz seni Linz Operası’na sokacağız” demişler. Onlar burada şanslarını denedi ama olmadı. Kimi de zaten olmaz diyerek hiç denemedi bile. Simge Büyükedes benden mezun olur olmaz, Scala’nın stüdyosunu kazandı. Orada sahneye solist olarak çıktı.

Mehmet Berkay Sülek:  Birlikte çalışmaktan en çok zevk aldığınız müzisyenleri öğrenebilir miyiz?

Ece İdil: Hülya Saydam’la çalışmaktan çok büyük bir keyif almıştım. Aslında ben zaten çalışmaktan keyif alacağım arkadaşımı seçiyorum. Kime kendimi daha yakın hissediyorsam onunla çalışıyorum. Kimse bana şunla söyleyeceksin demiyor. Cana Gürmen’le de birlikte çalışmaktan çok keyif aldık. Uzun yıllardan sonra ilk defa bir araya geldik. İleride tekrar bir arada olmayı arzulayacağım iyi bir müzisyen. Walter Strauss benim için çok önemli. İzmir’de bir lied akşamında  bana ezber eşlik etmişti. O konser, benim en unutamadığım anlardan birisidir. Bütün lied repertuvarını tanıyordu. Ben seçtiğim iyi piyanistlerle ve iyi müzisyenlerle  büyüdüm. Benim okulum onlar oldu.

Mehmet Berkay Sülek: Bir sopranoyu büyük yapan şey nedir sizce?

Ece İdil: Bence vizyonunun açık olması ve gırtlağına sadece bir enstrüman olarak bakması yeterli değil, şarkı söylediği dile hakim olması gerekir. Şarkıcı olmak bir iletişim sanatıdır. Yoksa eğitildiğinde iyi bir teknik sağlayan  herkesin güzel bir sesi olabilir. Fiziksel özellik, materyal ayrı bir şey ama onu geliştirmek için çelik gibi sinir sitemi gerekir. Bunlar yerindeyse, onu  herkes daha çok dinlemek ister.

ATSB00004

Mehmet Berkay Sülek: Son zamanlarda beğendiğiniz, takip ettiğiniz isimler kimler?

En son Patricia Petibon’u canlı izledim ve bir kez daha hayran kaldım. Kolaratur diye bildiğimiz Petibon, nefis orta tonlarına hakim. Figaro’nun Düğünü’nde, çizgisini hiç bozmadan, müthiş bir Susana söyledi. Bu, tekniğinin mükemmelliğinin haricinde, seyirciyle iletişiminin iyi olmasından da kaynaklanıyor. Şu anda Joyce DiDonato’ya da bayılıyorum. Ne söylese hoşuma gidiyor. Susan Graham keza öyle. Bir de Henk Neven. Ünlü olma yolunda  ve bütün dillere hakim. Lisanın müziğini şarkıya yansıtabiliyorsa, şarkının müziğiyle dilin müziğini üst üste koyup kaynaştırabiliyorsa o zaman iyi şarkıcı oluyor. Bunları dinleye dinleye keşfettim. Yıllardır haber programlarını Almanca, İtalyanca, Fransızca seyrettim. Bunu öğrencilerime hep söylerim. Müziğin dışında haberleri, yarışma programlarını da yabancı dilde izlemelerini öneririm. Yabancı dile hakim olmaları şart değil ama  önce dilin müziğini tartmaları lazım. Yoksa bilmedikleri bir dilde şarkı söylemek, yama gibi oluyor. Manasını bilse dahi, o kelimenin lisan içindeki tınısını taşımıyorsa olmuyor. İşte “Türk gibi söyleme” de bu nedenle çok sık kullandığım bir cümledir.

Mehmet Berkay Sülek: Sayın Ece İdil’e soracağım o kadar çok soru vardı ki. Bu nedenle  röportajı iki bölümde yayınlamak zorunda kaldım. Keyifli söyleşimiz ikinci bölümle devam edecek.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s