Yedinci Mühür

bergman 1

“Yedinci Mühür” benim için en özel filmlerden biri, Ingmar Bergman’ı bana tanıtan film. Bu filmi izlediğimden beri kendi çapımda sıkı bir Bergman hayranıyım.

Filmin açılış sahnesi bence oldukça anlamlı, ana karakter Block’un ölümle karşılaştığı yer çünkü. Deniz kenarında sere serpe uyuklarken görüyoruz onu ve silahtarını. Haçlı Seferlerinden döndüklerini biliyoruz. Deniz kenarında karaya vurmuş balıklar gibiler aslında, Haçlı Seferlerinden kaçarak buraya gelmişler, evlerine… Balıklar da öyle değil midir? Karaya vurmaları için bir sebep olması gerekir. Bu sebep, Block ve silahtarı için Haçlı Seferleri gibi gözüküyor. Ölüm, kendisini ilk kareden itibaren belli ediyor ve ilk sahneden itibaren bu etkiyi duyumluyoruz. Zaman olarak gündoğumu tercih edilmiş. Doğum ve ölüm birbirine en yakın anlar değil midir? Ölümün, Block deniz kenarındayken yanına gelmesi, daha önce de söylediğim gibi onların bu karaya vurmuş yaralı hallerini görmemizi daha mümkün kılıyor. Block ve silahtarı şatolarına dönmeye çalışırken, biz de Haçlı Seferlerinin ülkedeki psikolojik etkisini görüyoruz. Açılan mezarlar, saçılan kemikler, doğan dört güneş…Halkın ağzından kıyamet alametleri eksik olmuyor. Haçlı Seferlerinden çok yara almış, vebanın kol gezdiği bir ortamda başkası da düşünülemezdi herhalde. Hristiyanlık dininin altında ezilen bir halka tanıklık ediyoruz. Ölüm ve doğum, filmin hemen başında birçok kez bir araya geliyor. Silahtarın gördüğü ölü adamdan sonra, bir gezici oyuncu ekiple karşılaşıyoruz; onların bebeğini, doğumu, hayatı….Veba ve savaşın etkisiyle, insanlar devamlı ölümden bahsediyorlar. Aslında burada bir tezat var, değil mi? Her ne kadar Tanrı’ya ulaşma isteği olsa da ölümden korku duyuluyor. Filmin sonunda gördüğümüz ölmekte olan rahip de bunun filmdeki en kanlı örneği. Ölmemek için elinden geleni yapıyor.

Filmin en güzel sahnelerinden birisi, Block’un kilisede rahiple konuştuğu sahne. Filmin bütün kilidi burada yatıyor aslında. Onunla konuşanın ölüm olduğunun farkına çok geç varıyor. Block’un neyin peşinde olduğunu öğreniyoruz.

Dinin, kilisenin gücüne ya da güçsüzlüğüne şahitlik ediyoruz. Mesela, bir kadın vebanın sorumlusu olarak görülüyor. Yakılmak üzere olan bir kadın… Tek güç kaynağının kilise olduğu bir ortamda, kilise bir günah keçisi bulmak zorunda kalıyor. Bergman kiliseyi çok güzel taşlıyor.

bergman2

Evlerine geri dönmeye çalışan Block ve silahtarıyla birlikte, ülkenin veba altında kırılışına şahit oluyoruz. Arkalarında bıraktılarından çok daha fazla bir şekilde, ölüm burada yaşanıyor belki de. Kilisenin çoktan yoldan çıkmış olduğunu, birçok kez gözlerimizin önüne seriyor Bergman. Block ve silahtarının savaşa gitmesine sebep olan din görevlisini hırsızlık yaparken görüyoruz.

Doğumla ölümün yan yana gelmesi gibi, neşe ve acı da yan yana geliyor. Gezici oyuncularımız oyunlarını neşe içinde sergilerken, vebalılar ve din adamları çıkageliyor. Vebalılar Tanrı tarafından cezalandırıldıklarını düşünüyor. Birbirlerini kırbaçlayarak yola devam ediyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam, Bergman’ın babası çok otoriterdi, hatta bu yüzden evinden kaçmış. Ayrıca dindar bir aileden geldiğini hatırlıyorum. Tanrı da hep erkek olarak resmedilir, bir baba figürüdür Tanrı. Ana karakterimiz de Tanrı’yla sorun yaşayan bir karakter, Tanrı arayışında olan. Bergman, kendi hayatında sorun yaşadığı iki meseleyi irdeliyor bir bakıma. Tanrı (baba) ve kilise.

O dönem üzerinde dolaşan kıyamet korkusuna şahit oluyoruz. Aslında günümüzden pek farkları yok. Modernlik – kıyamet…Aynı paranoya.

bergman3

Korkmuş, sinmiş bir toplumun da günah keçilerine ihtiyacı vardır. Bu bazen başka bir toplum ya da bir kişi olabilir. Bunun örneklerini özellikle son zamanlarda sıklıkla görüyoruz. Yedinci Mühür’deki gezici oyunculardan birisi olan Jof bu duruma düşüyor. Diğer oyuncu Skat, arkadaşlarını yanlız bırakarak bir kadınla kaçıyor. Onun bu suçunu Jof çekiyor, bir bakıma günah keçisi oluyor. Kaosa sürüklenen bu toplum için kısa süreliğine çıkış noktası oluşturuyor. Jof yemeğini yerken, karısı Skat tarafından kaçırılan adam ve bizim din adamı, Jof’u rahatsız ediyorlar. Jof’u kurtaran yine silahtar Jöns oluyor. Toplumun damgalama mekanizmasına tanıklık ediyoruz. Jof son anda kaçmayı başarıyor ama kaçarken de bir şeyler araklamayı ihmal etmiyor. Jof, günümüz insanının bir örneği değil mi? Düşünce ayağa kalkmak için, başkasını düşürmeye çalışanlardan.

Block ve Jöns evlerine doğru yol alırken, bu dünyayla problemi olan insanlar da onların etrafında toplanmaya başlıyor. Grup yola çıktığında, Skat ve kaçan kadınla karşılaşıyor, tabii kadının kocası da grupta. Filmin yegane komik anları burada yaşanıyor. Bir an filmin bunaltıcı atmosferinden silkiniyor, kısa bir ara veriyoruz. Skat kendine ölü süsü vererek durumdan kurtulmaya çalışıyor ama nafile, bu sefer onu gerçek ölüm yakalıyor. Yine karşıtlarla bir araya geliyoruz. Neşe-acı, ölüm-doğum, ölüm-sahte ölüm. Ama en güzel tezatlardan birisi bu bence. Jösef sinemada pek çok kez gördüğümüz bir karakter. Ölümle konuşması trajikomik. Ölüme yönelttiği ”Oyunculara ayrıcalık tanımıyor musun?” sorusu da bana oldukça manidar geldi. O da aslında ”modern” biri.

bergman4

Block ve grubu yollarına devam ediyorlar. Ama Block, en kötü rüyasıyla karşı karşıya geliyor. Cadı olarak yaftalanan ve yakılmak üzere olan bir kadınla. Kadının yakılma anında onun gözlerinin içine bakıyor, onun gözlerinde bir huzur arıyor sanki. Tanrı’nın varlığını onaylayacak bir huzur ifadesi, ama gözlerinde hiçlikten başka bir şey göremiyor.

Filmde birçok kez gördüğümüz rahibin vebaya yakalandığını görüyoruz. Can çekişmesini, dilenmesini izlettiriyor bize Bergman. Filmdeki ölüm hissiyatını daha da artırıyor. Block, ölümle yaptığı satranç maçında yenik düşüyor. Biz de yaptığımız hamlelerle ölüme yakınlaşıyor ya da uzaklaşıyoruz aslında. Jöns, Block’u ölümle satranç oynarken görüyor ve ailesini ölümün elinden kurtarmayı başarıyor. Bergman, yine de biraz ümit vermek istiyor bize. Block ve geri kalanlar şatoya varmayı başarıyor. Belki de sudan çıkan balıklar gibi, çırpına çırpına ait oldukları yere geri döndüklerini söylüyor yönetmen seyirciye. Balıklar için su nasıl hayatsa ,ev de onlar için hayat demek aslında. Ama bu yaşam kaynağı biraz da kapalı bir fanus gibi…

Block şatosuna geri döndüğü zaman karısına kavuşuyor. Ama aradan geçen yılların hem karısında hem de kendisinde çok şey değiştirdiğinin farkına varıyor. Birlikte yemeğe oturuyorlar. Karısının İncil’den okuduğu şeyler gerçekleşiyor bir bakıma. Sessiz bir gece yaşanıyor, ağaçların üçte biri yanıyor (yakılan çokca insana şahit oluyoruz), sonrasında bir fırtına kopuyor. Block’un karısı “İlk melek borozanı çalıyor” dediğinde ölüm de kapıyı çalıyor. Bizi Block’un yaşadığı çelişkiye düşürmeye çalışıyor yönetmen. ”Acaba?” diyoruz. Onlar otururken, ölüm tüm haşmetiyle ortaya çıkıyor. Masadakiler Block da dahil, onu büyük bir saygıyla karşılıyor. Belki de tek gerçek Tanrı’nın ölüm olduğunu söylüyor Bergman bize. Bu şatoda toplananların tek çıkışı ölüm belki de.

seventh-seal-517

Deniz bu filmde önemli bir rol oynuyor diye düşünüyorum. Hayatı simgeliyor, çoğu zaman olduğu gibi. Filmin sonunda Jof ve karısı denize doğru yol alıyorlar. Ölüm ve ona eşlik edenler, tam tersi yöne giderken…

M.Berkay Sülek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s