Tu Vuo Fa L’Americano

sandiego

Amerika maceram aslında düşünce olarak çok uzun yıllar öncesine dayanıyor ama o kadar geriye gidersem bu işin içinden çıkamam. Bu maceranın tamamen tesadüf eseri ortaya çıktığını belirteyim. Ailemi uzun tartışmalar sonunda, Amerika’da bir yılı tek başıma geçirebileceğime ikna ettim. 2011 yılının Eylül ayında bu güzel ülkeye ilk adımımı attım. 10 ay süreyle San Diego, California evim oldu. Biraz üzüldüğüm zamanlar da oldu, özellikle ilk iki hafta çok zordu. Ailemden ilk defa bu kadar uzun süre uzak kalacaktım. Babam benim için çok da güzel bir benzetme bulmuştu. ”Sen daha yüzmeyi bilmeden, direk okyanusa atladın”, ne kadar da doğru. Burada Amerika’da geçirdiğim her ayrıntıyı anlatmak yerine, katıldığım sanatsal etkinlikleri sizinle paylaşacağım.

San Diego, çoğu Amerikalıya göre Amerika’nın en güzel şehirlerinden biri. Los Angeles’a 2 saat uzaklıkta bir cennet. Bütün yıl hava 20 derece civarı oluyor, okyanus havası da cabası… Amerika’nın 9. büyük şehri. Ülkenin en büyük parklarından biri olan Balboa Park’a sahip, bu park 30’dan fazla müzeyi içinde barındırıyor. Ayrıca, San Diego Senfoni Orkestrası ve La Jolla Orkestraları bulunuyor. Her açıdan mükemmel bir şehir. Sadece caz konusunda bir sıkıntı var.

10 ay içinde San Diego Senfoni’nin 6 konserine gidebildim. Bu konserlerde kimleri dinlemedim ki. Stephen Hough, Jon Kimura Parker, Horacio Guittirez gibi oldukça saygıdeğer piyanistler bunlardan bazıları. Özellikle Jon Kimura Parker’ın “Rhapsody in Blue”su çok hoşuma gitmişti. 2011-2012 sezonun en önemli konseri Itzhak Perlman’dı kuşkusuz, ben de kaçırmadım tabii. İstanbul’da biletleri 200 TL’den başlıyordu, bense 30 dolara  izledim. Büyük şansım varmış, son bileti ben almıştım. Amerika’da geçirdiğim en güzel zamanlar, pazar günleri Copley Sypmhony Hall’de oldu diyebilirim.  Sene sonunda “Maestro Jahja Ling’le tanışabilir miyim?” diye mesaj atmıştım. Onlar da bana teşekkür ederek geri dönüş yaptı. Programı çok yoğun olduğu için buluşamadık ama bu kadarı bile beni mutlu etti. Ancak, sezonun son konserinde beni daha da mutlu eden bir gelişme oldu. Son konsere öğrenci bileti almak istemiştim. Gişedeki kişinin yüz ifadesini çok iyi hatırlıyorum, yüzüne hafif bir gülümseme yerleşmişti. Biletimi aldığımda aslında 100 dolarlık koltuğu bana 10 dolara verdiğini fark ettim. Konserlere gelmem ve genç yaştaki bu ilgili halim hoşlarına gitmiş ve beni bu şekilde ödüllendirmişlerdi.

403889_10150493415336378_90167355_n

Ben San Diego’yu tanıyana kadar belli bir süre geçti. Bu nedenle de etkinliklere istediğim kadar katılamadım. Ama katıldıklarım içinde en çok eğlendiklerimden birisi Balboa Park’ta oldu. Ben tiyatroya gitmek için çok uğraştım ama yanında kaldığım ailenin pek bu taraflarda bezi yoktu. Nisan ayında Balboa Park’ta  bulunan Old Globe  Theatre’da  bir oyun seyredebildim en sonunda. Benim gibi değişim öğrencileri olan arkadaşlarımla Eugune O’Neil’ın “Anna Christie” oyununu seyrettik. Üçümüz de Anna’yı oynayan sanatçı dışında bütün oyuncuları beğendik. Çok üst düzey bir prodüksiyondu. Hatırladığım kadarıyla size özetini de aktarayım. “Anna Christie babasından ayrı yaşamaktadır. Bir gün babasını ziyaret etmek ister. Babası alkolik bir denizcidir ve kendi teknesinde yatıp kalkmaktadır. Anna yanına gelince onu teknesinde ağırlar. Bir gece fırtına kopar, denizdeki bir tekne parçalanır. Denizcilerden biri babanın teknesine tırmanmayı başarır. Denizci hemen Anna’ya aşık olur. Anna bu durumdan başta pek hoşnut olmasa da sonunda bu denizciyi sevmeye başlar. Denizci Anna’yla evlenmek ister ama baba kızının bir denizciyle evlenmesini istemez.” İşte böyle, oyunun büyük bir kısmını da baba ve denizci arasındaki bu çekişme oluşturur. Old Globe’ta başka oyunlar da izlemek isterdim ama fırsatım olmadı. Balboa’da katıldığım başka bir etkinlik ise San Diego Art Museum’daki bir paneldi. Oraya gittiğimde, oldukça şaşırdım. Gelenlerin arasında en genci bendim. Panele katılanlarla aramızda ciddi bir yaş farkı vardı, tahmin ediyorum herkes 60’ın üstüydü.

San-Diego-Balboa-Park

Mayıs ayında ise San Diego Opera’sının “Sevil Berberi”ni çok sevdiğim bir arkadaşımla seyrettim. Sevil Berberi için öğrenci biletleri yapmışlar, yoksa onu da seyredemeyecektik. Ara olunca, “San Diego Opera Talk” gibi çok güzel programlar yapan Nick Reveles’i gördüm, hemen yanına koştuk. Konuşurken Reveles’in hem İstanbul’u hem de İzmir’i ziyaret ettiğini öğrendim. Ülkemizden övgüyle bahsetti ve bu beni çok mutlu etti.

Uzun uğraşlar sonucunda, caz dinleyebileceğim bir yer buldum. San Diego ‘nun en güzel yerlerinden biri olan Seaport Village’de bulunan bir kitapçı. Orada Amerika’nın en iyi genç caz grubunu dinledik. Sonradan çoğunun  Berklee’ye kapağı attığını öğrendim. Kimbilir? Belki de onları 10 yıl sonra müzik dergilerinin kapağında görürüz.

San Diego’da geçirdiğim zaman içinde, birçok etkinliğe katıldım ama isterdim ki daha da fazlasını görebileyim. Old Globe’da yaz boyunca Sheakspeare Festivali oluyor. Yolu San Diego’ya düşeceklerin aklında bulunsun.

10 ay sonunda, sadece İngilizcemin değil, insan yönümün de ne kadar geliştiğini ise ülkeme dönünce anladım.

M. Berkay Sülek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s