Görülmeyenin Gücü

blind-leading-blind1

Sinema yıllar geçtikçe salt eğlence unsuru haline geldi. Dünyada küçük bir kesim farklı şeyler yapmaya çalışsa da. Avatar gibi filmler sonucunda bir üç boyut patlaması yaşandı. Bütün bunlar, sinemanın özünden ayrılmasına yol açtı. Zaten bol aksiyonlu, hoplamalı filmlerin yanına bu durum tuzla biber oldu.  Sinemalar bir boş zaman geçirme mekanına dönüştü. Gerçek işler yapan sinemacılar kendilerine yer bulamaz oldular. Sinema yakışıklı erkeklerin, güzel kadınların boy gösterdiği  bir alan haline geldi.

Ben de bu duruma itiraz ediyorum. Sinema “İtalyan Yeni Gerçekcilerin” dediği gibi;  sıradan, günlük hayattan insanların hayatlarını yansıtmalı. Ayrıca bence kamera bir üçüncü bir göz gibi hareket ettirilmeli.  Bazı şeyleri bu doğrultuda görmemiz gerekir. Her ne kadar bu bizi rahatsız etse de. Sinemaya sadece popcorn yemek için değil, farklı çıkarımlar yapmak için gitmeliyiz. Bir insanın beyninin içini nasıl göremiyorsak, bir filmde de o insanın hatıralarını, hayallerini izlemememiz gerekir. Sinema hayat gibi olmalı, zamansal bir çizgi izlemelidir. Benim en sık duyduğum ve rahatsız olduğum şeylerden birisi de perdede görülen her karakterin, talihinin ne olduğunu öğrenme ihtiyacıdır. Gerçek hayatta, her gördüğümüz insanın kaderini bilebiliyor muyuz? Kimileri hayatımıza anlamsızca girip kaybolurken, kimileri zamanla birden ayrılsalar da hayatlarımızda hiç silinmeyecek izler bırakırlar. Sinema gücünü bize perdede gösterdiklerinden değil, gösterilmeyenden almaktadır. Geçen yıl ülkemizde on DVD’lik bir set halinde çıkan “Sinemanın Hikayesi” adlı belgeselden bir örnek vermek istiyorum. Belgeselde Bresson’un filminden bir örnek veriliyordu. Filmde kahraman sokak ortasında, yüzü bize dönük olarak gösteriliyor. Karakterin bize doğru gülümsediğini görüyoruz ama neye gülümsediğini göremiyoruz.  Perdede gördüğümüz bu gülümseme de  bizim için çok daha anlamlı ve değerli hale geliyor.  Edebi eserlerin bu kadar değerli olmasının sebebi de bu değil midir? Hepimiz, okuduğumuz metindeki karakteri hayalimizde canlandırırız. Sinema da aynı yolu takip etmelidir. Bize mümkün olduğunca çok materyal değil, mümkün olduğunca az materyal göstermelidir. Aynı gerçek hayatta olduğu gibi. Örneğin siz, birisiyle tanıştınız ve  o kişi size annesini anlatmaya başladı. Belki siz o kadını hiç görmeyeceksiniz. Ama zaten görmenize de gerek yoktur.  Siz o kadını kendi dünyanızda yaratmışsınızdır. O kadını gerçekten görseniz de, hep size anlatılanlar aklınızın bir köşesinde yer alacaktır. Sizin için belki de çok fazla anlam ifade etmeyen kadının görüntüsü zaman içinde kaybolsa da, anlatılanlar beyninizin bir yerinde hep var olacaktır. İlk fotoğraf makinelerinin amacı hayatı, anı yakalamak değil miydi?  O anı ölümsüzleştirmek.  Sinema da bu çizgiden ayrılmamalıdır. Bir hikayenin  filme çekilmesi için, çok olağan dışı bir yan olmasına gerek yoktur. Aynı kameranın yaptığı gibi, bir hikayenin belli bir kısmını yakalaması yeterli olacaktır.  Sinemadan daha yaşlı olan bütün sanat dalları da  zaten bu yola başvurmaktadır. Avant-garde resimlere bakacak olursak, sonuç ortadadır.  Benim daha önce defalarca ifade ettiğim gibi, müzik aynı konumdadır.

Bir film izlemenin,  en keyifli yanı ise, perdede gördüğümüz kahramanlara kendi hikayelerimizi, bakış açımızı katabilmemizdir. Tabii yönetmen buna izin verirse. Bunun için daha önce söylediğim gibi, kamera bir üçüncü göz olmalıdır. Kimin yanında olacağımıza, kimi destekleyeceğimize biz seyirciler karar vermeliyiz. Sinemanın işi bir hikaye sunmaktır. Bir filmden anlamları çıkaracak olan izleyicilerdir. Ama ne yazık ki bazı sinemacılar, bazen filmin ana cümlesini bir karaktere söyletmektedir. Bence bundan daha sıkıcı bir şey olamaz.  Bu durumlarda resmen aptal yerine konulduğumu hissederim. Filmler jenerikle son bulmaz. Eğer bir film bizi çok fazla etkilemişse, ”Acaba şimdi A karakteri ne yapıyordur?” diye düşünürüz. Yine aynı şekilde  perdede gördüğümüz anlara sevinmeyiz ya da üzülmeyiz. Perde dışındaki duygulardır bizi daha çok etkileyen.

b_thieves_061609.pdf

Sinema, bütün topluma en yakın sanat dalıdır hepimizin bildiği gibi. Her yaştan, her kesime hitap eden filmler vardır. Bunda en önemli etkenlerden birisi de sinemanın herhangi bir birikim ve bilgi istememesidir. Buna sinemanın ilk yıllarındaki nickelodion sinemalarını ve ülkemizde 1950’lerde  faaliyet göstermeye başlayan bölge işletim sistemlerini örnek gösterebiliriz. Buna göre, her bölgede işletmeler kurulmuştur. Bu işletmeler bölge halkının isteklerine göre yapımcılara filmler yaptırmışlardır. Böylesine kabul görmüş bir sanat dalı için, bazı şeyleri halka sunmak çok daha  kolay olacaktır. Film yönetmenleri, bize nereye bakmamız gerektiğini söylemelidirler. Oysa, günümüzün popüler sinemacıları, kimi zaman bizim gözümüzü boyamaya, kimi zaman da propaganda yapmaya çalışmaktadırlar.

cache_12

Mehmet Berkay Sülek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s