Korku: Memento Mori

Korku insanları yönlendiren ve sevgiden çok daha kuvvetli olan en önemli duygudur. Sevgi ise aslında, sadece bir gün, sevdiklerimizi kaybedeceğimizi bilmenin bir perdesidir ve bence burada Tanrı ortaya çıkmaktadır. İnsanlar topluluk halinde yaşamaya başladıkça, yani kaybedebilecekleri şeyler arttıkça, kendilerini herkesi izleyebilecek bir şey yaratma ihtiyacında hissetmişlerdir. Frans de Waal da buna benzer bir şey söylüyordu.

Bence şu anda refahın, mutluluğun olduğu ülkelerde dindarlığın azalmasının bir nedeni de budur. İnsanlar artık birbirlerini kolaylıkla takip edebilmekte, internetle hemen her bilgiye anında ulaşabilmekte ve aslında korku da böylece azalmaktadır. Dünya büyümemekte, aslında küçülmektedir. İnsanoğlu bazen kendi yarattığı şeylerden korkmuş, bazen de kendine ahlaki bir dayanak yaratmak için Antik Yunanistan’da olduğu gibi onları manipule etmiştir. Zeus’a ve özellikle Poseidon’a bakarsak, bu durumu daha rahat anlayabiliriz.  İskandinav mitolojisinden çok basit bir örnek vermek istiyorum. İskandinavlar gökkuşağına hiç aklımıza gelmeyecek bir şekilde bakıyorlarmış. Gökkuşağı, insanların dünyası Midgard ve Tanrıların dünyası Asgard arasında bir köprü olarak görülüyormuş. İşte Mitoloji bunun gibi onlarca şeyle doludur ve bu mitlerin çıkış kaynağı da korkudan başka bir şey değildir.

Korku, sanatta işlenen en önemli konulardan biridir. Fotoğrafın ortaya çıkmasının nedenlerinden biri de budur belki de. Benim daha önce birçok yazımda kullandığım Susan Sontag, ‘Fotoğraf Üzerine’ adlı kitabında bu konuya değiniyor.

“To take a photograph is to participate in another person’s mortality, vulnerability, mutability. precisely by slicing out this moment and freezing it, all photographs testify to time’s relentless melt.” 
― Susan SontagOn Photography

Korkuyu ve ölümü en iyi işleyen sanatçılardan birisi Ingmar Bergman’dır hiç kuşkusuz. ‘Yedinci Mühür’ filminde bu konuya değinmektedir. Bunu en iyi yansıtan sahnelerden birisinde, gezici oyuncular oyunlarını sergilerken Tanrı tarafından cezalandırıldıkları düşünülen cüzzamlılar çıkagelir. Herkes bir anda buz kesilir ve onların çilesini izlemeye başlar. Cüzzamlılar acımasızca birbirlerini kırbaçlamakta ve sözde günahlarının bedelini çekmektedir.

Yine ‘Yedinci Mühür’ filminin son sahnesi çok önemlidir. Burada Bergman, tek gerçek Tanrı’nın ölüm olduğunu söyler. Yolculuk boyunca Tanrı’nın varlığını ve nerede olduğunu merak eden ana karakter Block, gerçeği filmin sonunda öğrenir yani Tanrı’nın bütün yol boyunca onunla olduğunu. Filmde  herkesin cüzzamlılar ve rahip geldiği zaman diz çöktüğünü, yine bu sahnede ölümün önünde de aynı şekilde diz çöküldüğünü görürüz.

Bergman’ın en sevdiğim filmlerinden biri olan ‘Kış Işığı’nda da bu konu işlenmektedir. Ana karakterimiz rahip Thomas, karısını kaybettikten sonra inancını kaybetmiştir.  Her gün inanmadığı bir şeyi yapmak zorunda kalmaktadır. Thomas’ın birlikte olduğu öğretmen ise tam tersi bir durumdadır.  O, Thomas’ı sevmeye başladıktan sonra Tanrı inancı oluşmuştur. Filmin sonuna doğru ise kilisenin müzisyeni açıkca söyler: ”Sevgi Tanrı’dır.”

Yani insanın Tanrı’yla ilişkisi karmaşıktır. Tanrı’yı sevdiğini söyler ama ölümden de bir o kadar korkar. Oysa insan, sadece Tanrı’dan korkar. Herkes, en inançlı olanlar bile akıllarında bir tereddüt yaşarlar, yukarıda bir şey olmama ihtimalinden korkarlar ve yine Tanrı’ya sığınırlar.   Nasıl olur da bu kadar sevilen bir şeye kavuşmaktan bu kadar korkar insanoğlu? Bence bunun cevabı, bilinmez olmasıdır.

Arthur Miller’ın ‘Cadı Kazanı’ adlı oyunu, korkunun insana neler yaptırabileceğinin en büyük kanıtlarından birisidir. Miller bu oyunu,  Hollywood’ta o dönem yaşanan komünist avından esinlenerek yazmış. Bu da korkunun ne kadar güçlü bir duygu olduğunun bir başka kanıtıdır. Oyun yaşanmış bir olaya dayanır.  1632 yılında Amerika’nın Salem kasabasında bir grup insan cadılıkla suçlanır ve birçok masum insan cezalandırılır.  Miller’ın bu oyununu okuduğumda çok etkilenmiştim, özellikle son sahnenin çok etkileyici olduğunu düşünürüm.

Geçen gün dersini izlediğim Jon Andersonn, Damien Hirst’ten bahsetti ve onun benim çok hoşuma giden bir sözünü paylaştı. Birkaç kez Hirst’in eserlerini görmüştüm. Bu sözünden sonra, onun çalışmaları benim için çok daha anlamlı hale geldi.

The inevitable proximity of death is the most real thing in human life. Fear of death is a more powerful emotion than love or lust. To some extent fear of death keeps us alive.

Hirst’in en bilinen eseri  “The Physical Impossibility of Death in the Mind of Someone Living”dir. Bu eserinde, kutu diyebileceğimiz bir şeyin içine  yakalanmış bir köpek balığını yerleştiriyor. Bana ilk bakışta anlamsız gibi gelmişti ama şu anda çok ayrı bir gözle baktığımı söylemem gerekiyor. Hirst, köpek balığını tankın içine sanki hala hareket halindeymiş gibi yerleştiriyor.  Bu da çalışmanın başlığıyla daha anlamlı hala geliyor. Bu çalışmayı, şu anda aklımda olan bir senaryo fikrine çok yakın olduğu için de çok beğendiğimi söyleyebilirim.overview

Hirst’in bir diğer ilginç eseri ise ”For the Love of God” olsa gerek. Bence burada anlatmak istediği, dünyadaki en değerli şey olan insan hayatını korku nedeniyle, ya da Tanrı’ya ulaşmak amacıyla başkalarını incitmede kullanmanın ne kadar doğru olduğu. Bu eserde yüzlerce küçük elmasın kullanıldığını görüyoruz. Hem insanoğlunun tutkularını, hem de yaratan için insanlara nasıl acı çektirildiğini fark ediyoruz.

 

File:Hirst-Love-Of-God.jpg

Korku duygusu müzikte de görülmektedir. Bunlardan en önemlisi Requiem’dir hiç kuşkusuz.

Requiem, Hıristiyanlık’ta ölümü takiben ruhun kurtuluşu için, cenazenin hemen ardından ya da anma amacıyla yıl dönümlerinde söylenebilen toplu ayindir.

Aynı zamanda çeşitli müzikal kompozisyonların başlığı olarak daha da önemlidir. Genellikle Requiem’in Roma Katolik metin versiyonu kullanılmıştır. Requiem orijinalinde tek sesli olarak söylenmesine rağmen, dramatik karakteri bestecileri kendi dönemlerinin müzikal yaklaşımını Requiem üzerine uygulamaya itmiş, sonuçta ortaya Mozart’ın Re Minör Requiem’i en ünlüsü olmak üzere, çok sesli ve müzikal zenginliği yüksek birçok ürün ortaya çıkmıştır.-wikipedia.com

En bilinen eser Mozart’ın Requiem’idir. Bunu dışında Faure, Verdi, Brahms sıklıkla seslendirilen eserler yazmışlardır. Benim kişsel tercihim Verdi’nin Requiem’den yana. Verdi’nin eseri, kimi zaman operatik bulunarak eleştirilmiştir. Bundan kasıt abartılı olması olabilir diye düşünüyorum fakat, ben bunda bir yanlışlık görmüyorum.

Jon Andersson performans sanatını anlatırken,  dini ayinlerin de bir çeşit performans olduğundan bahsetti. Gerçekten haklı bence. Örneğin namazı ele alırsak, bir kurala göre kılındığını görürüz. Hatta farklı mezheplerde, değişik uygulamalar olabiliyor. Yine ayinler de kurallı bir sıralamaya göre yapılıyor. Verdi ‘nin eserinin ‘Dies Irae’ bölümü, en son Tarantino’nun Django’sunda kullanılmıştı. Yakın zamanda kaybettiğimiz şef Claudio Abbado yönetimindeki Berlin Filarmoni’den dinleyelim:

İnsanın ölümle ilişkisi ilginç. En çok  izlenen filmler ve diziler, en kanlı ve şiddet dolu olanlar. Bu geçmişten gelen bir alışkanlık olsa gerek. Roma’da gladyatörleri dövüştürmüyorlardı. Şimdi belki hiç kimse, böyle bir şey yapmaya cesaret edemez. Yani en azından açıkça. Sonuçta insan yaşamı çok değerli ve insanoğlu o günlerden bu yana çok değişti.

 Mehmet Berkay Sülek

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s