Amsterdam’da bir Türk besteci ‘Selim Doğru’

 

Erasmus programıyla eğitim hayatımı sürdürdüğüm Hollanda’da, Amsterdam’da yaşayan değerli sanatçımız Selim Doğru ile tanışma fırsatı yakaladım ve hemen onunla röportaj yapmak istedim.

Doğru, Marmara Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra 1997’de Amsterdam Konservatuvarı kompozisyon bölümüne kabul edildi. Kompozisyon lisans eğitimini Utrecht Konservatuarı’nda tamamladı ve Rotterdam Konservatuvarı’nda Elektronik Müzik-Kompozisyon alanında master yaptı. Hollanda’daki öğrencilik yıllarında Henk Alkema, René Uijlenhoet, Peter Jan Wagemans ve Klaas de Vries gibi önemli bestecilerle çalıştı.

2003’te Rotterdam Konservatuvarı mezuniyet konserini Hollanda’nın önemli çağdaş müzik merkezlerinden biri olan Lantaren-Venster konser salonunda gerçekleştirdi. Konserin ikinci yarısı için Kafka’nın Dönüşüm adlı öyküsünü modern dans, video, opera, elektronik müzik ve akustik müzik öğelerini birleştirerek oluşturduğu bir multi-medya gösteri olarak sahneye uyarladı ve müziklerini besteledi. Besteciliğin yanında sanat yönetmenliğini de üstlendiği ilk büyük proje olan Metamorfose (Dönüşüm) büyük beğeni kazandı ve projeyle ilgili bir televizyon programı hazırlandı.

Hollanda’daki öğrencilik yılları sırasında bestelediği eserler Hollanda dışında Almanya ve İsviçre’de de seslendirildi. Prins Bernhard Cultuurfonds’un 60.kuruluş yıldönümü konseri için “Blue Dance” isimli eserini besteledi. Büyük armoni orkestrası için bestelenmiş eserin OBK Armoni Orkestrası tarafından cd kaydı gerçekleştirildi ve kurum tarafından notası basıldı.  HKU festivali çerçevesinde “Enstruman Olarak Kilise” başlıklı proje için üç blok flüt, klavsen ve elektronik müzik için “Five Pieces” isimli parçasını besteledi. Bu eser Utrecht’te Nikolai Kerk adlı büyük kiliseye yerleştirilmiş 8 kanallı (8 hoparlör) ses sisteminden yayınlanan elektronik sesler ile kilise içinde hareket halinde bulunan enstrümanların kilise akustiğinde çıkarttıkları özel etkiler üzerine bestelendi. Daha sonra bu eser Hollanda’nın değişik kilise ve konser salonlarında tekrar seslendirildi.

2003’teki mezuniyetinden sonra Hollanda’nın önde gelen radyolarından Concertzender’ın 20.kuruluş yıldönümü konseri için “Paradox” isimli parçasını besteledi. Paradox, Limonaire firmasının 1910 yılı civarında ürettiği tarihi bir enstruman olarak “Nationaal Museum van Speelklok tot Pierement” isimli müzede sergilenen, İngilizce’de Barrel Organ olarak geçen enstruman için bestelendi.  Bu eserin prömiyeri Amsterdam Concertgebouw konser salonunda yapıldı ve “Dutch New Music” isimli cd’de yer aldı.

2004’te Escher Ensemble için hazırladığı “Escher Sınır Ötesinde” adlı projenin sanat yönetmenliğini üstlendi ve proje için “Devşirme” isimli eserini besteledi. Bu projeyi Hollanda’da yaşayan değişik ülkelerden gelmiş bestecileri bir araya getirerek oluşturdu ve proje hakkında radyo ve televizyonda birer  program hazırlandı. Bu proje için bestelediği “Devşirme” ve viyolonselci Detmar Leertouwer için bestelediği “Kuyu” adlı eserleri Hollanda’nın en önemli çağdaş müzik yayımcısı Donemus tarafından basıldı.

Aynı zamanda değişik tiyatro projeleri için müzikler bestelemeye devam eden Selim Doğru son olarak “Wereld Muziek Theater Festival” ile Theater RAST’ın ortak yapımı olan “Gül’ün Öpüşü-kus van de roos” isimli tiyatro projesinde besteci ve müzik yönetmeni olarak görev aldı. Bu yapımda geleneksel Türk çalgıları ve Seslim Sesler gibi önemli Türk Roman müzisyenlerle çalışma fırsatı buldu.

Ricciotti Ensemble, Escher Ensemble, Axyz Ensemble, To be Sung gibi toplulukların yanı sıra Harry Spaarnay, Annelie de Man, Detmar Leertouwer, Esra Pehlivanlı ve Marco Kaasl gibi solistler için müzikler besteleyen Selim Doğru’nun eserleri Hollanda, Türkiye, Almanya, Belçika ve İsviçre’de seslendirilmektedir.

İşte Selim Doğru ile yaptığım keyifli söyleşiden bloğuma yansıyanlar:

Mehmet Berkay Sülek: Müziğe lise yıllarınızda, 14 yaşında başladığınızı biliyoruz. Müziğe geç denilebilecek bir yaşta başlamanın sizin için dezavantajları oldu mu?

Selim Doğru: Ben ilkokulda 70’li yılların sonunda flüt, mandolin ve koro çalışmalarında yer aldım. Ortaokulda ise hayat müzikle ilgili olarak tamamen durdu. Hatta şöyle de bir anım var:  Ortaokula başladığım zaman bir müzik öğretmenim vardı; daha sonra okulumuzdan ayrıldı, okulda piyano var ama hoca yok. Onun yerine resim öğretmenimiz derslere giriyordu.  Ben de piyano çalmak istiyorum ama yasak, izin verilmiyor. Bir gün gittim, piyanonun başına oturdum ve çaldım ama hademe tarafından kovalandım. Ondan kaçarken camdan atladım. Piyano ile ilk anım budur.

Müziğe tam olarak lisede başladım diyebilirim. Kabataş Erkek Lisesi’nde müzik çok önemlidir. Okul devamlı olarak yarışmalara katılır. Okulumuzda Milliyet’in müzik yarışmasına katılan grup vardı. Aynı zamanda dans ediyorlar, yani her şeyi yapıyorlar. Ben de anlamaya çalışıyorum tabii. O zaman onlar Damdaki Kemancı’nın düğün sahnesini yapıyorlardı. Ben bu arkadaşları görünce, bundan sonra  ne yapacağıma karar verdim ve böylece müziğe başladım. İlkokuldan temel bilgilerim vardı, notaları öğrenmiştim ve bu bilgileri kullanmaya başladım. İlk olarak küçük bir org aldım ve onda küçük küçük şeyler çalmaya başladım. Sonra piyano dersi almaya karar verdim ama herkes yedi sekiz yaşında başlıyor. Ben geç başladım tabii, normalde olan şekliyle gelişmedi. Piyano dersi almaya ve deliler gibi çalışmaya başladım. Ben üçüncü seviyeden bir şeyler çalıyorum, küçük çocuklar geliyor onuncu seviyeden şeyler çalıyor ve haliyle benim de moralim bozuluyordu. Lise çok önemli bir dönem. Hayatın belirlendiği, keskin dönüşlerin olduğu bir dönem.  Normal insanlar üç beş saat çalışıyor, ben on saat çalışıyorum. Artık önüme çıkan ne kadar şey varsa hepsini çalışıyordum. Bach kayıtları alıyordum, kasetler çekiyordum, radyolardan kasetlere kayıt yapıyordum. O dönem, müzikle ilgili her şeyi çalıştım, araştırdım. İşte benim maceram da böyle oldu. Yani, bu benim için bir dezavantaj olmadı, çünkü en başından beri besteci olmak istediğimi biliyordum. Klasik müzik çok net,  onun için hiçbir kargaşa yaşamadım. ‘Lisede müzik okuyacağım’ dedim ve bitti. İkinci basamak üniversite sınavlarına bile girmedim.

Başka bir avantajım ise şuydu: Türkiye’de o yıllarda konservatuvara küçük yaşlarda girip de devam ettiğin zaman, müzik dinleme alışkanlığın, zevkin tek taraflı oluyor. Diğer müzikler aşağılanırdı o zaman.  Hal böyle olunca insanlar biraz izole gelişiyor. Benim üniversitede klasik müzikten başka hiçbir şey dinlememiş birçok arkadaşım oldu. Ben ilkokul, ortaokul ve lise de dahil olmak üzere Türkiye’nin doğal ortamında ne varsa dinledim. Mustafa Kandıralı’sından tut, pazar konserlerine, Liza Minelli’nin müzikallerine kadar her şeyi dinledim. Bana hiç kimse, ‘Bu müzik daha iyi’ gibi bir şey söylemedi liseye gelene kadar.

Lisede daha fazla bilinçlenince, ‘Bir dakika’ dedim ve bir keşif dönemi başladı. O zaman da kimse çok fazla bir şey söylemedi. Sadece müzik öğretmenleri ‘yoz müzik’ gibi laflar ediyorlardı. Liseye kadar dinlediğim şeyler benim için çok değerliydi. Sen isteğin kadar teknik öğren, sonuçta oradan beslenip müzik yazıyorsun. Bir kez dönüp baktığım zaman, ‘Benim geç başlamam çok çok iyi oldu’ diyorum. Lisede çok şanslıydım. Bizim orada Farih Akarsu adlı bir müzik hocamız vardı. Kendisi çok iyi bir eğitimci ve piyanistti. Bizi o çalıştırıyordu.  Ondan çok şey öğrenmiştim. Sadece solfej, armoni gibi şeyler değil; müzik felsefesi, dünyada müziğin yeri gibi şeyler de öğrendim. Bana ‘Konservatuvara gitme’ demişti. Ben de daha sonra Marmara Üniversitesi’ne başladım ve kendi yapmak istediklerimi yapabildiğim bir dönem oldu. Orada devlet tiyatrosuna müzik besteledim, başka bir oyunda çaldım. Benim sanatsal alanda gelişimimi sağlayan ve aynı zamanda beni askerden kurtaran bir dönemdi. Okulda da çok ilginç insanlarla tanıştım. Seni dersler geliştirmiyor ama ortam geliştiriyor. Dolayısıyla ben bunu sadece avantaj olarak görüyorum. ‘İyi ki de beni küçükken piyano çalmaya götürmemişler’ diyorum. Bu yüzden, şu an yaptığım müziklerin yelpazesi o kadar geniş ki. Bunu geç başlamama borçluyum diyebilirim.

Mehmet Berkay Sülek: Siz ilköğretimdeki müzik eğitimini nasıl değerlendiriyorsunuz? Blok flütün müzik gelişimine zarar verdiği düşünülüyor.

Selim Doğru: İlköğretimde müziğin hangi enstrümanlarla yapıldığı önemli değil, o müziğin nasıl yapıldığı önemli. Sonuçta blok flütte,  hiçbir kötü taraf yok. Son derece pratik bir enstrüman. Buraya geldikten sonra tenor, alto, bas flütleri gördüm. Bizim ülkemizde kullandığımız en küçükleri, soprano flüt dediklerinden. Burada  blok flütle inanılmaz konserler yapılıyor. Bende kaç tane albüm var ve ben de beste yazdım bu enstrüman için. Bence inanılmaz güzel bir enstrüman. İnsanlar blok flütü küçümsüyorlar biliyorum. Onlar buraya geldiklerinde görebilirler. Burada çalınan bir takım blok flüt eserleri var ve bunlar gerçekten inanılmaz eserler.  Önemli olan bir enstrümanın nasıl kullanıldığı. Sadece üç tane ses çıkaran bir enstrümanla bile harika müzik dersi yapılabilir. Mandolinin akort problemi vardı. İlkokul öğrencileri için mandolini akort etmek mümkün değil.  Okula gittiğimiz zaman, teker teker  akort edilirdi. Şimdi birçok okulda klavyeler kullanılıyor, değişik enstrümanlar var.  O anlamda ben blok flütü sorun olarak görmüyorum. Sorun eğitimde bence.  İnsanlara gerçekten müziği sevdirmeyle, tanıtmayla ve onlara gerçekten  müzik yaptırmayla ilgili.

Mehmet Berkay Sülek: Marmara Üniversitesi’nden sonra Amsterdam Konservatuvarı’nda eğitiminize devam etmişsiniz. Bize bu süreçten bahsedebilir misiniz?

Selim Doğru: Ben Marmara’ya 92′ de girdim, 96’da  çıkmam gerekiyordu. Zaten dersler de çok kolay geliyordu ve ben Amsterdam’a gelmek istiyordum ama burada tekrardan lisans okuyacağım. Çünkü başka bir dalda, kompozisyon bölümünde okumak istiyordum. Master değil, lisans programına başlayacağım. Türkiye’de lisansa devam edemiyordum ve beni askere gönderiyorlardı.  Ben de alttan ders bıraktım.  Amsterdam Konservatuvarı’nda okurken, bir sene boyunca İstanbul’a gidip, sınavlara girip çıkıyordum. Okuldan atılmayacak kadar derslerden geçiyordum ama mezun olmayacak kadar da bırakıyordum.  Tabii Türkiye’deki eğitim sistemi Hollanda’dan çok farklı. Türkiye’den çıkıp da buraya geldiğin zaman, gerçekten  ‘ben öldüm cennete geldim’ durumu oldu. Çünkü bir kere  burada öğretmen hegamonyası yok. Benim Türkiye’de okuduğum dönemde, herhalde hala böyledir, öğrenciler üzerinde bir güç oluşturma durumu vardı. Hollanda’da ise tam tersi bir durum. Hollanda’da bir kız öğrenci, toplu bir derste ayağa kalktı ve öğretmene demediğini bırakmadı. ‘Sen yandın kızım okulu bitiremeyeceksin’ dedim içimden.  Ama sonra da ‘Oğlum sen Hollanda’dasın’ dedim.

Marmara Üniversitesi’ndeyken bir arkadaşımla beraber okula gidiyorduk. Okulun girişinde geniş bir alan var ve  bir tane masa koymuşlar. Masanın üstünde hiçbir şey yok.  Masa olarak da kullanılmayan bir masa bu yani. Arkadaş üstüne oturdu, insanlar etrafında konuşuyor. Bir hoca geldi ve ‘Ne yapıyorsun?’ diye sordu. Arkadaş da ‘Oturuyorum hocam’ dedi. Anında ‘İn aşağı’ diye bağırdı hoca ama istediği tepkiyi alamadı. O tabii özür dilenmesini bekliyor. Sonra arkadaşın adını soyadını aldı.  Arkadaşım ikinci sınıftaydı, hoca da sadece dördüncü sınıflara ders veriyor. ‘Dördüncü sınıfta görüşürüz’ dedi. Bu uç bir örnekti, herkes böyle değil tabii. Okula başladığın zaman, hocanın ilk söylediği laf şu:  ‘Sizin dersiniz iyi olmuş kötü olmuş benim için önemli değil. Benim için insan olun o önemli.’ Ben bunun altında yatan metni zaman içinde öğrendim. Hollanda’da ise tam tersi. Hocayla istediğin kadar takış, kavga et, ne yaparsan yap, eğer bir şeyi iyi yapmışsan geçersin. İstediğin kadar bal kaymak ol, işini kötü yapmışsan geçemezsin. Hollanda’ya alışmam biraz zaman aldı, çünkü kafamda hala Türkiye’nin mantığı var. Ben Türkiye’de hocalarla da çok çekişirdim. Burada dünyanın her tarafından insanlar gelmiş ve müzik yapıyorlar, herkes alanında çok iyi.  Kütüphane gerçekten inanılmaz bir kaynak ve her şey var. Hollanda’da binlerce nota, binlerce CD var. CD’ni alıyorsun, notanı alıyorsun. Buraya geldiğimde öğrencilerdeki rahatlığa çok şaşırmıştım.  Hollanda’da 4 senen var okulda, bu sürede ne aldıysan aldın. Burada aşırı varlığın getirdiği bir şımarıklık var, ben de ise yokluktan  gelen bir iştah. Onun için varlık iyi, yokluk kötü diye bir şey yok. Ben hep tam tersini düşünüyorum. Yokluk insanı çok geliştiren bir şey.

Mehmet Berkay Sülek: Eğitim aldığınız dönem içerisinde, üzerinizde en çok etkisi olan hocalarınız kimler oldu?

Ben bu konuda çok seçiciyim. Kendim öğreniyorum, uyuşabileceğim hocalara yapışıyorum. Farih Akarsu, benim için bir yıldızdır. Marmara Üniversitesi’ne girince, üç tane hocam oldu. Edip Günay inanılmaz bir eğitimcidir, tam bir bilim adamıdır. Müzik tarihi konusunda inanılmaz bilgili birisi. Sonra Aytaç Rıza Güleyeva ile çalıştım, Moskova Konservatuvarı’nda piyanist. Benim en büyük şanslarımdan birisi odur. Marmara’ya başlamadan önce, okulun yöneticisine gittim ve ‘Ben Aytaç hanımla çalışmak istiyorum’ dedim, bir de Nevin Eracar,  gelişim psikolojisi dersi veriyordu.  Onun bir dersini bile kaçırmadım. Hem müzik alanında çok bilgiliydi, hem psikoloji alanında inanılmazdı. O da yetmedi onun psikoterapi merkezine gittim. Merkezde beraber birtakım çalışmalar yaptık. Bugün hala görüşürüz.  Türkiye’de dört tane yıldız hocam oldu, hepsiyle de görüşürüz. Buraya geldikten sonra da bir yıldız var, o da Henk Alkma’dır. Besteci olarak baktığın zaman, Hollanda’da çok yukarılarda birisi değildi. Eğitimci olarak da çok önemli bir eğitimci değildi ama onda öyle bir ruh ve bana karşılık gelen bir şey vardı ki işte o bana gerçekten çok şey kattı. Yaratıcılığımın gelişmesinde çok büyük katkısı oldu.

Hollanda’ya ilk geldiğim zaman durum bayağı bir karışıktı. Çünkü Marmara’da okurken, öğrencilerin çoğu Türkiye’nin en iyi konservatuvarlarından birinden, Bilkent’ten geliyorlar ve sıfırdan yani lisanstan başlıyorlar. Ben Marmara’dan önce konservatuvarda okumamışım ve birçok şeyi kendi kendime yapmışım. Buraya geliyorum, yeni bir dünya ve yeni bir ortam. Maddi olarak hiçbir desteğim yok ve aynı zamanda da çalışıyorum. Türkiye’de biriktirdiğim para bir ay içerisinde bitti. Benim için gergin bir ortamdı. İkinci sene Henk Alkma ile çalışmaya başlayınca her şey değişti. İkinci sınıfta yazdığım müzikler bugün hala çalınıyor. Bestecilik gibi yaratıcılık gereken alanlarda, ‘Sen bunu yapacaksın, şunu yapacaksın’ gibi zorlamalarla olmuyor bu iş. Henk ile benim kafam gerçekten iyi uyuşmuştu.  Bana dersin başında ‘Senin için ne yababilirim?’ diye soruyordu. Genelde yazdığın müzikleri hocana gösterirsin, o da sana tavsiyelerde bulunur, karşılıklı tartışırsınız.  Bana ‘Onu yap, bunu yap’ demiyorsa ve ‘Ne istiyorsan onu yap’ diyorsa benim için gerçekten yıldız hocadır. Her öğrencinin sisteminin nasıl çalıştığını bilmek gerekir. Herkesin ayrı bir dünyası vardır, onların özelliklerini göz önünde bulundurmak gerekir.  O yüzden, ben bugün hala konservatuvar eğitimine mesafeliyimdir. Bazılarına konservatuvara gitmemelerini söylüyorum da. Çünkü bazı şeylerin esnek olması lazım. Bazen şöyle olaylar da oluyordu: Henk’in yanına gidiyordum ve hiçbir şey söylemiyordum.  O da ‘Hadi gel o zaman, karşıdaki barda şarap içelim’ diyordu. Birlikte şarap içiyorduk ve konuşmadığımız bir şey kalmıyordu. İşte o sohbet, eğitimin inanılmaz güzel bir tarafı. Hiçbir dersten bahsetmiyorum, o dersten bahsediyorum. Eğitimin ne olduğunu bilen birinin bunların hepsini düşünmesi lazım. ‘Ben sana bunları öğrettim’ hali varsa, bu eğitim olmuyor zaten, bilgi depolaması oluyor. Öğretmenliğin bir kılavuzluk olması lazım. Yine başka çok değerli hocalarım da oldu ama ben her zaman kendi yolumda gittim. Onlar bana yeri geldiği zaman destek oldular. Bunları söylerken aklıma başka bir şey geldi. Lisede Farih Akarsu ile sohbet ediyoruz ki ondan aldığım piyano dersi onu geçmez.  Onun çok tekrarladığı bir şey vardı. ‘Talebe kelimesi, talep edenden gelir, isteyeceksiniz’ derdi. Benim eğitim sürecim de hep öyle oldu. Mesela bir hoca var, Wagner üzerine kitaplar yazmış . O adam geliyor Wagner’i bir anlatıyor, operadan bir ölçü gösteriyor, sen öyle kalıyorsun. Ben her ne kadar  tek başıma çalışsam da, bir ömre bir ömür sığıyor. Oysa adam bütün hayatını vermiş, çalışmış, sana bir saat içinde o bilgiyi veriyor ve ben ondan alıyorum. Özellikle Rotterdam’daki yüksek lisansım, öğrencilik yıllarımın zirvesidir. Hiç kimse ‘Bu yok, şu yok’ demiyor. Ben okulun programına bakıyorum ve ‘Ben şunu istiyorum’ diyorum, oluyor. Benim programımda olmasa bile, onlar için hiç sorun değil. Bir tanesi için ‘istemiyorum’ diyorum, yine hiçbir sorun çıkmıyor.  O zaman eğitimini kendin şekillendirebiliyorsun ve üretmek  için sana bol bol zaman kalıyor.

Mehmet Berkay Sülek: Peki şu anda öğrencileriniz var mı, ya da geçmişte öğrencileriniz oldu mu?

Selim Doğru: Tüm bu dönem içinde, ben hep ders verdim aynı zamanda. Öğretmenlik, eğitimcilik benim gerçekten çok sevdiğim  ve istikrarlı bir şekilde devam ettiğim bir alan. İstanbul’da yaşıyorken de ders veriyordum. Değişik öğrencilerim var, bir tanesi piyano öğreniyor ama bir tane DJ öğrencim de var, kız dünyanın her yerinde konserler veriyor ve müzik altyapısı yok. Onun çalıştığı ajans beni arıyor ve ‘Bizim DJ’lerin piyano ve müzikal altyapılarını  geliştirmek için ders verir misiniz?’ diyorlar. Ben de onların ihtiyaçlarına göre bir ders programı çıkartıyorum. Benim bilmek istediğim iki şey var. Birincisi ‘Sen kimsin?’,  ikincisi de ‘Sen ne yapmak istiyorsun?’.  Bu iki bilgi üzerinden program oluşturuyorum. Bir tanesi tiyatro öğrencisi, başka bir tanesi yazar. Farklı tarzdaki öğrencilerle farklı dersler yapıyoruz.  DJ öğrencimle ‘Bir piyano eseri bilgisayara nasıl kaydedilir ve üzerine nasıl ritm kaydedilir?’ onu çalışıyoruz.  ‘Batı Yakası’nın Hikayesi’ müzikalini bilmiyormuş mesela. Mutlaka bilinmesi gereken şeyler var. Yarın bir televizyon programına çıkacak ve yanında oturan kişi  ‘Batı Yakası’nın Hikayesi müzikalinde solist olarak Maria’yı söyledim’ diyecek, o da öyle bakacak ona.  Bu tip eksiklerini tamamlaycak şekilde de dersleri tasarlıyorum. Böyle her öğrenciye  ayrı bir program geliştirmek, benim en çok keyif aldığım eğitim şekli.

Mehmet Berkay Sülek: Leonard Berstein’in müzik eğitimciliği konusunda çok önemli katkıları oldu. Siz onun hakkında ne düşünüyorsuz?

Selim Doğru: Müzik tarihinde  çok çok iyi besteciler var ama bazı çok özel tipler de var.  Bu çok özel tiplerden bir tanesi de Leonard Bernstein. Bu adam hem orkestra şefi, hem besteci. Batı Yakası’nın Hikayesi için yazdığı müzikleri dinliyoruz, sanki  bugün yazılmış gibi. Hiçbir müzikalde olmayan bir müzikal doluluk ve derinlik var.  Ama yirminci yüzyıl müziğini kuran, gerçekten yenilikler getirmiş kişiler de var, onunsa klasik çizginin içinde hiç bir yeri yok. Örneğin Ligeti, Boulez, Stockhausen, bunlar yirminci yüzyıl müziğini kurmuşlar, o zamanın klasikleri aynı zamanda. Örneğin Stravinsky, bunlar büyük besteciler. Bernstein’ın bunların içinde hiçbir yeri yok dediğim gibi, ama o kadar kendine has,  o kadar ilginç bir karakter ki o ayrı bir dünya adeta.  Onun için çok çok değerli, ritmik olarak çok değerli. Adamın  yahudi, jazz, klasik kökeni var.  Hepsini öyle bir harmanlamış, öyle ilginç  şeyler çıkartmış ki hayran kalmamak elde değil. O gerçekten çok özel bestecilerden bir tanesi.  Aynı zamanda Mussorgsky, o da inanılmaz…

Mehmet Berkay Sülek: Rotterdam’da mezuniyet sonrası Lanteren Venster’de bir konseriniz olmuş. Buradan yola çıkarak Rotterdam’daki müzik sahneleri hakkında ne düşünüyorsunuz öğrenebilir miyiz?

Selim Doğru: Orada şöyle bir şey var: okulu bitirirken, her öğrenci  yarım saat  ya da kırk beş dakikalık  bir konser hazırlamak zorunda. Ben bunu biraz abarttım. Utrecht Konservatuvarı’nda son sınıfı okurken, Rotterdam’da da master yapıyordum. Utrecht’i bir sene  uzattım, iki konserim arka arkaya geldi. Rotterdam’da  Lanteren Venster’de bütün akşam benim yaptığım besteler çalındı.  İlk yarıda  konser müzikleri oldu, aradan sonra ise, içinde modern dans, opera, film müziği olan Kafka’nın Dönüşüm adlı romanı üzerine bir gösteri hazırlamıştım. Bu hem çok ağır, hem de çok keyifli oldu. Hazırlıkları çok ağır oldu, hiçbir şekilde bir destek yok, her şeyi kendin yapıyorsun. Mezuniyet ile birlikte profesyonel hayatım için çok güzel bir başlangıçtı. Tüm biletler satıldı ve salon tamamen doldu, her şey harikaydı.

97’den 2003’e kadar  her sene, okul dışındaki projeler için müzik besteledim ben ve onlar çalındı.  Burada dışarıdaki hayatla, konservatuvar hayatı iç içe girmiş durumda. Türkiye’deki gibi bitirene kadar akvaryumun içindesin, okul bittikten sonra hadi bakalım hali yok. Her sınıfta  dışarıdan projelerle ilgili şeyler yapıyorsun, okul ve dışarısı paralel gidiyor, benim için de öyle oldu. Benim profesyonel çalışmalarım da üniversiteyle beraber başladı. Marmara, ‘Ben orada araştırma yapıyorum’ durumuna dönüşmüştü. Rotterdam’da ise, konservatuvarın dışarıdaki projelerle, konser salonlarıyla ve organizasyonlarla bağlantılı olması çok büyük bir avantaj ve insanı geliştiren, profesyonel hayata hazırlayan bir şey. O anlamda Rotterdam’daki  müzik hayatı, sanat hayatı çok güzel.  Amsterdam, Rotterdam ve Den Haag, üçü de özellikle çok önemli.  Burada her şehirde insanlar müziğe ilgi duyuyorlar. Sanatın ulaşmadığı  hiç bir yer yok. O anlamda Hollanda çok güzel ve imkanlar eşit dağılmış. Amsterdam tabii ki büyük şehir, Hollanda’nın İstanbul’u. Rotterdam hemen arkasından geliyor ama hiç adını duymadığımız şehirlerde bile güzel etkinlikler oluyor. Türkiye’de şöyle bir şey var: bir tiyatro topluluğu bir oyun çıkartıyor, üç  dört sezon yerinde oturuyor. Onun dışında çok küçük turnelerle devam ettiriyorlar. ‘Yaşar ne yaşar ne yaşamaz’ oyunu, devlet tiyatrolarında senelerce oynadı. Burada hiçbir gösterinin bir yerde 8 ay bile oynaması mümkün değil, çünkü nüfus az ve ülke küçük.  Koskoca operalar hazırlıyorlar, hemen turneler yapıyorlar ve bitiyor. Ulaşım da çok kolay. Şehirler arası seyahat etmek, İstanbul içinde seyahat etmekten daha kolay oluyor.  Bu dönem Hollanda’nın sanat anlamında kötü bir dönemi olmasına rağmen, yine de iyi. Çünkü devlet son zamanlarda desteğini azalttı.

Mehmet Berkay Sülek: Buradan yola çıkarsak siz ülkemizdeki TÜSAK yasası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Selim Doğru: Türkiye’de  son on yıldır varlığını sürdüren hükümet, her taraftan katliam yapıyor.  Güzel ne varsa, katlediyor. Bunun başka hiçbir açıklaması yok. Bundan ağaçlar da nasibini alıyor, insanlar da nasibini alıyor. Bunda sanatçıları da kesinlikle hatalı görüyorum. Olaya gerektiği gibi sahip çıkmadılar. O kurumlardaki sanatçıların, ortalığı ayağa kaldırmaları gerekirdi.  Ortada da şöyle bir şey var: senin annen hasta ama hastaneye götürmek yerine öldürüyorsun. Devlet tiyatrolarının, şehir tiyatrolarının, operaların sisteminin kesinlikle değişmesi gerekli, önlerin açılması gerekli. Orada tıkanmış bir takım yollar var, bunların açılması gerekli. Devletin görevi budur. Kendilerini oraya yerleştirmek için bir sistem bu. O anlamda, bir politikacı bu yoldan gidebilir, tercihdir. İnsanların hayat felsefeleri farklı olabilir ama bunun  farklı politik çizgiyle falan hiçbir alakası yoktur. Bu tamamen ‘Türkiye’yi nasıl işgal ederiz. Bunları nasıl istediğimiz hale getiririz?’den başka hiçbir şey değil. Bu bir işgal hali sadece. Dolayısıyla adamların sanata nasıl baktıkları belli; baleye, operaya nasıl baktıkları belli. Burada sonuna kadar mücadele edilmesi gereken bir durum var. Mücadele edilmediği takdirde, ortalığı yerle bir etmek üzereler ve mücadele etmeyen herkes de suçlu bu durumda, en az onlar kadar suçlu. Eğer dışarıdan birisi senin evine saldırıyorsa, taş atıyorsa, sen oturup bakıyorsan senin de suçun. Hadi sen bugünü bıraktın, çocuğun var, onların çocukları gelecek. Bu anlamda baktığım zaman, ‘Aman ben rengimi belli etmeyeyim’, diyebileceğin bir an değil bu an. Artık bir takım şeylere sahip çıkma ve mücadele etme zamanı. Başka bir ülke dışarıdan gelip işgal etse, sana ait değerlere bu kadar dokunamaz!

Mehmet Berkay Sülek: Siz Türk bestecileri hakkında ne düşünüyorsunuz? ‘Türk Beşleri’nden gelen Türk melodilerini kullanalım düşüncesi hala mevcut sanırım.

Selim Doğru:  Türkiye’de yetişmiş bir bestecinin, Türk melodilerini kullanması kadar doğal bir şey olamaz. ‘Bu müzik cumhuriyetle beraber başladı’ demek, doğru bir şey değil tabii. Osmanlının son dönemleri de; padişahların valsler, polkalar çaldığı, Donizetti Paşa’nın geldiği bir dönem. O zamanlar Verdi’nin operaları, İtalya’dan sonra ya Paris’e gidiyor ya İstanbul’a geliyor. Dolayısıyla  Osmanlı’da uzunca bir süreden beri var olan bir şey. Cumhuriyetle beraber çok büyük bir motivasyonla, inanılmaz yollar katediliyor. Bence bu çok değerli bir dönemdi. Biz uzun seneler o dönemin mirasıyla yaşadık. O dönemin yetiştirdiği isimler orkestralar kurdu, operalar yazıldı. Bugün düşünebiliyor musunuz? Abdullah Gül bir sanatçıya,  ‘Bize bir devlet başkanı geliyor, bunun için ben de bir konu yazdım, bununla opera yazın’ diyecek. O dönemin mirasıyla bugünlere gelindi. O dönemde yazıldığı şekliyle bugün yazılır mı? Tabii ki yazılmaz, onlar yazdılar ve bitti. O dönem yazılan besteler dönemi çok iyi yansıtıyorlar mıydı? Hayır. Çok mu başarılıydılar? Hayır hepsi değil. Ama içlerinden çok değerli besteler çıktı. O zaman bir kültür hayatı oluştu. Şimdi bunlara bakarak, ‘Bu olmamış, şu olmamış’ demek biraz şımarıkça.

Bir de Murat Bardakçı’nın söyledikleri var. Bardakçı tarih konusunda inanılmaz bilgi sahibi gerçekten, hayranım. Ama müzik denilince adamın beyninde başka bir şeyler açılıyor. Bir de çok sabit fikirli birisi. Bir yere takınca, onu kimse oradan ayıramıyor. Birisi yoktan bir şey var etmiş, ondan sonrasını sen alır geliştirirsin. Sen onu geliştirmiyorsun, bahaneler üretiyorsun. O dönemin hazırladığı temel üzerine, bizim şu an dünyada yüzümüzün akı olarak görülen sanatçılara baktığımız zaman; İdil Biret, Suna Kan, Güher Süher Pekineller, Bahar Dördüncü, Fazıl Say, Hüseyin Sermet’ine kadar hepsi ya o dönemin doğrudan ürünü ya da onun ikinci üçüncü kuşak ürünüdür.  Bunun alternatifi bir şey de olmadı Türkiye’de. Şu an dünyada hala Ahmet Adnan Saygun’un eserleri çalınıyor. Aynı zamanda İlhan Usmanbaş var ve  bugün hala hayatta, inanılmaz besteler yapmış ve hala çalınmaya devam ediyor. Bu kaynağın dışından gelmiş ve isim yapmış bir tek isim yok. Türk bestecilerinin daha çok destek görmesi gerekir. Bir şeye su vermiyorsan o yetişmez. Türkiye’de çok acı şeyler oluyor. Adam 20 sene bir şey üzerinde çalışıyor, çalınmıyor, o öldükten sonra çalınıyor. Bugün Yalçın Tura’nın çalınmamış bir eseri varsa bu Türkiye’nin ayıbıdır. Yalçın Tura çok değerli bir bestecidir. Bir de Türkiye’de nota basılmıyor. Ben buraya geldiğimde yani 98’de, bir Türk bestecisinin eserini Köçekçe’yi çalmak istediler. Köçekçe’nin notasını buraya getirene kadar canım çıktı. Karman çorman. fotokopinin fotokopisi. Burada Hollandalı besteciler için ‘Doredius’ diye bir yer, kütüphaneleri var, oraya gidersin nota anında eline gelir. Bir orkestra Türk bestecilerinin eserlerini çalmak istediği zaman, başına böyle işler açılıyorsa eğer, bir sonraki sezon hayatta yapmaz.  Bir başka sezon onun yerine başka bir şey yapar. ‘Onunla mı uğraşacağım’ der. Türkiye’de  ne yazık ki nota basılmıyor. İyi nota basımı olmadığı sürece ve dünya çapında yayılmadığı sürece, Türk bestecilerinin önü açılmaz. Bunlar çalındıkça olan şeyler. Tabii ki dünya çapında tanınmış çok güzel eserler veren bestecilerimiz var. Bir de devlet sipariş vermiyor. Sipariş dediğim şöyle: ‘Sen al opera bestele, şu zaman prömiyerini yaparız, şu tarihte sahneleriz, bu da senin yazacağın eserle ilgili hakkın, bu parayı da sana veriyoruz’ denmesi lazım. Eser siparişi olmayan bir ülkede bestecilik gelişmez. Bir eser yazmak, senfoni yazmak insanın aylarını alır. Bir şarkı yazmak bir gün içinde olabilir. En fazla iki üç gün sürebilir ama bazen de yıllarca sürebilir, o başka bir şey.  Bir senfoniyi ben boş zamanlarımda  oturup yapayım olmaz. Bunu Türkiye’de  yapanlar, uzun saatler ders verip, ondan arda kalan zamanlarında bestecilik yapıyorlar. Onlara inanılmaz saygı duyuyorum.  Devletin böyle bir bütçe var demesi lazım.  Bunu da işine gelen adamlara değil, gerçekten hak eden insanlara vermesi lazım. Bestecilerin de aynı zamanda aktif olması gerekli. Bir de birlik olması lazım, herkes bir köşede, kimsenin birbiriyle alakası yok. Böyle  bir halde var ortada. Tamam sistem bozuk doğru ama sanatçılara da düşen çok büyük görevler var.  Bir de Gezi olayı yaşandı. Hiç olmazsa hayat ondan sonra değişsin biraz, ama ne yazık ki değişmedi. Sanat camiasının zaman kaybetmeden bir şeyler yapması lazım.

Mehmet Berkay Sülek: 2003 yılında ‘barrel organ’ için bir beste yapmışsınız. Bu süreç nasıl oldu, bu enstrümanın özellikleri nelerdir?

Selim Doğru: Ben bitirme konserini yaptıktan sonra, bu enstrüman için bir sipariş geldi bana. Concerzender diye bir klasik müzik kanalı, 20. kuruluş yıl dönümünü kutlayacak. Bunun için birkaç besteciye sipariş veriliyor. Concertgebouw gibi dünyanın sayılı konser salonlarından birinde yapılacak. Normal bir orkestra için değil, Hollanda’nın geleneksel enstrümanı için bestelensin istiyorlar. Bu çok büyük bir enstrüman,  1910’larda yapılmış ve Utrecht’te müzede tutuluyor  Şimdiki modelleri çevirmeyle çalışan çok büyük bir org bu. Değişik değişik modelleri var. Benim eser bestelememi istedikleri limonel dedikleri o org, kolla çeviriyorsun. Tabii bu benim çok hoşuma gitti.  Ben hep normal olmayan enstrümanlar için eserler yazmışımdır,hep öyle bir ortam oldu. Bu enstrüman için müzeye gittim orada enstrümanın özellikleri anlatıldı. İçerisinde ziller, davullar olan bir enstrüman. İçinde kuklalar var, onlar vuruyor. Ben müziğini besteledim, müzeye gönderdim ve müzede bunu kitap haline getirdiler. Bu kitabın üstünde delikler, küçük pimler var, bunlar boşluğa düştüğü zaman ses çıkmaya başlıyor. Dolayısıyla kitaptaki  bütün delikler, çizgiler bir notaya denk geliyor.  Bu kitapları oluşturdular.  Bir de bu eseri seslendirmek düşüyor bana. Bu enstrüman başka bir şehirden getirildi, konser salonuna taşındı. Konser salonunda üç tane kısa eser seslendirildi. Üç tane üçer dakikalık  eser çalındı ve bunun için saatlerce toplantılar yapıldı, kitapçıklar basıldı.  Daha sonra ise bu konserin kaydını ‘Dutch New Music’  adında bir  CD yaptılar. Tam benlik bir projeydi.

Mehmet Berkay Sülek: Şeytanın Günlüğü adlı eseriniz de bana ilginç geldi bu anlamda. Akordiyon ve viyolayı yan yana getirmişsiniz.

Selim Doğru: Benim yazdığım müziklerin çoğu, evde oturuyorum ve  ‘Şu enstrümanları bir araya getirirsem, güzel tınlar’ düşüncesiyle oluşmadı. Konservatuvarda etrafımda beraber çalışmak istediğim arkadaşlarım oldu. Ya onlar ‘Bize müzik yazar mısın’ dedi,  ya da ben ‘Şöyle bir şey yazayım, siz çalın’ dedim.

Tesadüfen üç blok flüt, bir klavsen ve elektronik müzik kullandım.  Bir kilisede seslendirildi bu. Utrecht’te bir proje kapsamında gerçekleşti. Bütün kilisenin içinde flütler geziniyor. Orada da klavsen var ve sekiz ayrı hoparlör konmuş. Böylece bütün mekan kullanılarak bir proje çıktı ortaya.

Şeytanın Günlüğü’nde de Esra Pehlivanlı ile tanıştım. O da çok yakın bir arkadaşımdır. Onunla tanışmamız da Şefik Kahramankaptan sayesinde oldu. Onun yurtdışındaki Türk sanatçılarıyla ilgili bir çalışması vardı. Bizim sanatçılarımız yurtdışında neler yapıyor, hangi ülkede kim var diye. Burada bir besteci arkadaşımız ödül aldı. O ödül alınca, ben de bunu klasik müzik gruplarında duyurdum. Upraş Durmuş arkadaşımız, çok önemli bir bestecilik yarışmasında ödül aldı. Şefik bunu okuyor ve bana  ‘Orada olan bütün sanatçıların bir listesini yapar mısınız, burada bu konuyla ilgili bir seminer düzenliyorum’ diyor. Ben herkesin listesini yaptım ve kendisine gönderdim. Yalnız listede Esra Pehlivanlı yok. O da ‘İstersen Esra Pehlivanlı’yı da listene ekle, tanışmadıysanız da tanışın’ dedi. O şekilde tanıştık. Onun akordyonla bir ikilisi var. Ben onlara müzik yazdım.  Ankara Müzik Festivalinde seslendirildi .

Bir akşam Şefik beyin evinde yemek yemekteyiz. Şefik Bey de ‘Akordiyon, viyola ve senfoni orkestrası için bir müzik bestele, Erol da yönetsin’ dedi.  Benim kafamdaki ilk soru şu, gerçekten seslendirilecek mi?  Şimdi Hollanda’da her şey çok net. Para önceden veriliyor,prömiyer olacaksa oluyor. Ama Türkiye’de besteciye opera yazdırıyorlar ve sonra ‘Yönetim değişti, biz bunu yapmayacağız’ diyorlar. Ya da bir gösteri çok iyi gidiyor, seyirci çok yüksek, bir anda programdan çıkarılıyor. Kimse de bilmiyor neden çıkarıldığını. Bu Şefik beye güvenmemekle ilgili bir şey değil, sonuçta sistem ortada. Her şey çok güzel oldu ve müziği besteledim.   Uygun bir yapı varsa olur böyle bir şey. Besteci olarak anlatmak istediğim bir hikaye var. Ben o hikayeyi her enstrümanla anlatırım. Dolayısıyla benim için illa böyle olsun diye bir şey yok. Viyola akordiyon, senfoni orkestrası da çok güzel oldu. Bu arada Erol Erdinç ile olmadı. Eskişehir Senfoni Orkestrası seslendirdi, CSO da seslendirdi. Şeytanın Günlüğü’nün ismi de şuradan geliyor: O sırada Amerika Irak’ı işgal ediyor. Bu olay, olayın gelişme şekli beni çok etkiledi. Oraya gidip de o insanları katletmeleri, Türkiye’nin buna göz yumması ve diğer ülkelerin bir şey yapmaması… Amerika’nın saldırmasından bir gün önce yatmadan şunu düşündüm: ‘Yarın birçok insan ölmüş olacak, birçok insan şu anda son uykusuna yatıyor’.  Amerika’nın Irak’ta yaptığı rezilliğe ses çıkarmayanların samimiyetine dürüstlüğüne inanmıyorum. Hollanda da onlara destek verdi. Hollanda’nın da insan hakları konusunda söyleyebileceği tek bir söz yok bence.  Bu olayları an an canlı yayınlarla takip ettik.  Şeytanın Günlüğü de onun yansımasıdır. İnsanın yaptıklarının yanında, şeytan işi gücü bırakmış; insanın yaptıklarını  teker teker yazıyor. ‘Onlardan ders alıp tekrar şeytanlık yapabilirim’ diyen zavallı şeytanın günlüğü yani bu.

Mehmet Berkay Sülek: Müzik sizce sadece bir müzik midir yoksa bir hikaye anlatır mı?

Selim Doğru: Bu yapılan müziğe göre değişir. Benim farkında olmadan yaptığım şeyler var. En başından beri tiyatroyla çok güçlü bağlarım var, dolayısıyla tiyatrodan çok beslendim. Sırf bundan yararlanmak için de besteler yaptım, oyunlarda piyano çaldım. Mesela bir oyunda sadece akordiyon çaldım, hatta şarkı söyledim. Ama bunu, sadece Nesrin Kazakaya’nın İstanbul’da inanılmaz bir kadro kurarak Küçük Burjuvalar oyununda insanları nasıl bir araya getirdiğini görmek için yaptım. Oturdum ve gözlem yaptım. O da bir kompozisyon. Bir tiyatro oyununu kurmakta bir kompozisyondur. Benim bir proje hazırlayıp, insanlara sunma gibi liseden beri getirdiğim bir istediğim var. Sürekli tiyatronun içinde oldum. Hatta üniversiteye başlarken, bir çocuk oyununun müziklerinin bestelenmesi için bir teklif geldi mesela. Benim maceram ilk böyle başladı. 92 yılında benim yaptığım ilk profesyonel iş, bir tiyatroya müzik bestelemekti. Benim yaptığım müzikler, konser müzikleri, film müziği ya da tiyatro müziği gibi değil, ama içinde tiyatro olan, film olan müzikler bunlar. Benim kafamda hep  gerçek hayatta insanların ilişkileriyle ilgili olaylar ve durumlar bir şekilde yansır. Örneğin Marmara depremi olduğu zaman, o insanları televizyonda  gördüğüm sırada onların kendini ifade etme şekli, benim yazdığım ‘Kuyu’ isimli viyolonsel ve piyano için yazdığım eserde karşılığını bulur. Ama ben bu eser için doğrudan bu depremi anlatıyor diyemem.  Benim için insanın duyguları çok önemli. Tamamen insan kaynaklı müzikler, insanın iç dünyasıyla ilgili, yolculuğuyla ilgili yazılmış müzikler.

Mehmet Berkay Sülek: Metamorfoz adlı eseriniz ilginç gerçekten. Müzisyenlerde metnin bir parçası gibi hareket ediyorlar.

Burada yaptığım ve daha sonrasında yapmak istediğim şey şu olmuştur. Değişik disiplinleri bir araya getirip, notaları iç içe geçirip ilginç bir şey çıkartmak.  Dans olur, film olur, şiirle müziği, tiyatroyu bir araya getirerek  güzel bir çalışma olabilir. Bunları iç içe geçirmek, benim ilgimi çeken bir alan olduğu için böyle bir şey yaptım. Müzisyenler de sahnede hareket ediyorlar, Onların da kostümleri var ve videonun içinde hareket ediyorlar. Dolayısıyla benim için ilginç alan. Bu alanda da mümkün olduğunca çalışmalar yapmak istiyorum.

Mehmet Berkay Sülek: Hollanda resim sanatına çok büyük isimler vermiş ama aynı şeyi bestecilik anlamında söyleyemiyoruz. Sizce bunun nedeni nedir?

Selim Doğru: Resim Hollanda’da çok farklı şekilde algılanıyor. Her ülkenin farklı bir yapısı, coğrafyası var. Burada resim ön plana çıkmış. Bunun çok çok bir nedeni olmayabilir.  Burada müzik de vardır sonuçta. Sevelink diye bir bestecileri var ama hiçbir zaman dünya çağında olmadı. Ama resim alanında da öyle isimler çıktı ki . Rembrandt çıktı, resim dünyasını sarstı. İngiltere’de de öyle çok büyük bir besteci yoktur. Belçika’da da heykel ve resim ön plana çıkmış. Hollanda’nın yurt dışında eserleri seslendirilen birçok bestecisi var. Thulufen diye bir bestecileri var, Türkiye’ye gelmiş, Türkçe bilen ilginç bir besteci. Onunla burada bir dönem çalıştım mesela. Gayet güzel Türkçe konuşuyor.  5o’li yıllarda Türkiye’de müzik yapmış. Manileri bestelemiş bir isim. Ama John Adams Penderecki gibi dünya çapında ün yapmış birisi yok. Baktığın zaman devlet destek veriyor, Buna söylenecek bir şey yok bence. Neden olarak gösterilecek bir somut şey yok.  Bartok, Zoltan Kodaly çıkmış başka üLkelerden, Gorecki çıkmış. Hollanda’nın kaderi de bu olsa gerek.

Mehmet Berkay Sülek:  Türkiye’ye gelmiş Lufendi’den bahsetmiştiniz. Onun gibi Türkiye’ye gelmiş Hindemith’in Türk müziğine katkıları ne olmuş sizce?

Selim Doğru: Hindemith, Türkiye’ye  eğitim programıyla geliyor. Cumhuriyetin kurulduğu ilk zamanlarda, müziğin gelişmesi için çağırılan bir besteciydi. Ama Hindemith’in benim bildiğim kadarıyla faydasından çok zararı dokunmuş. Dışarıdan birilerini getirdiğin zaman her zaman olmuyor. O yapı içerisinde, yapıya hizmet ettiğini  söyleyene rastlamadım. O anlamda keşke gelmesiymiş. Ama zaten çok da etkisi olan, üzerinde konuşulan birisi de değildir.

Mehmet Berkay Sülek:  Akordiyona birçok eserinizde yer veriyorsunuz.

Selim Doğru: Evet üç eserimde yer verdim. Metamorfoz gibi bir eserin kadrosunu oluştururken, çok dikkatli olmak gerekir. Ben bu projemden insanlara bahsedince çok heyecanlanıyorlardı.  Hepsi beş kuruş almadan geldi aylarca çalıştı. Ama hiçbir zaman ‘bir enstrüman arıyorum’ demedim.  O projede akordiyon çalan arkadaşımın projede yer almasını istedim. Başka bir arkadaşım olan Katerina , o da besteci ama o ne çalacak. O da mandolin çaldığını söyledi ve tamam dedim. Bir tanesi trompet çalıyor. Akordiyon, keman, mandolin, trompet, piyano var. Bunları hangi akla hizmet bir araya getirirsin ama o insanların gönülleri uydu oraya. Bu projeden heyecan duyan herkesi bir araya getirdim.  Her şey olabilirdi. Üç piccolo, flüt, dört trombon da olabilirdi. Benim için hiç önemi yok. Projede ruh tutsun, ben müziği yazarım.  Her biri çok iyi müzisyenlerdi .Akordiyon çalan Merrima şu anda dünyanın dört bir yanında  inanılmaz konserler veriyor.  Ruhu projeye uyan müzisyenler ne çalarsa çalsın yazarım ben. Benim işim bu sonuçta.

Mehmet Berkay Sülek: Tiyatroyla ilişkinizden biraz daha bahseder misiniz?

Selim Doğru: Tiyatroyla çok güçlü bir ilişkim var. Liseye başlamadan önce tiyatro yapmak istiyordum. Tiyatroyu çok sevdim. Edebiyat, psikoloji, tiyatro bunlar hep iç içe geçmiş bir şekilde var oldu. İlk tiyatro müziklerimi lisede besteledim. Tamamen içimden gelen bir şeydi. Liseden mezun olur olmaz, iki sezon boyunca gösterilen bir çocuk oyununun müziklerini besteledim. Ondan sonra her şey arka arkaya geldi. ‘Küçük Burjuvalar’da akordiyon çaldım.  ‘Teneke Şövalyeler’ adlı bir çocuk oyunun müziklerini yaptım.  Ondan sonra kaç sene müzikleri çalındı. Ondan sonra Brecht’in ‘Adam Adamdır’ oyununda  Mahir Günşıray’la çalıştık . Benim bu alandaki çalışmalarımın zirvesi ‘Kaybolma Üzerine Bir Piyano ve Dört Oyuncu İle Fantezi’ adlı oyundur.  Bu oyun için harika isimlerle çalıştım. Bununla Bonn Bienali’ne gittik. Şu ana kadar  25  performans oldu. Burada da kaldığım yerden devam ettim. Hatta 2010 yılında yazdığım bir çocuk operası, bir sezon  50 gösteri aldı. Bir dönem Mannheim Operası aldı, şimdi Weimar Operası sergiliyor ve hala devam ediyor. O anlamda ben gidene kadar devam edecek bir şey. Sahne müzikleri ve konser müzikleri  iki taraflı olarak devam ediyor. Aynı zamanda devamlı olarak çocuklar için müzikler besteliyorum. Burada Dünya Çocuk Festivali için çok sayıda müzik besteledim.

Mehmet Berkay Sülek: Marko Kassl ve Esra Pehlivanlı için  bir eser bestelemişsiniz. Onların yazım sürecinde katkıları ne oldu?

Selim Doğru: Bir enstrüman için  müzik yazmanın ötesinde, o müzisyen için müzik yazıyorsun. Piyanonun genel bir takım özelikleri var, onu bilmen lazım.  Enstrümanların özellikleri için müzisyenlerle iletişim içinde olmak lazım. Bir bas klarinet için bir şey yazıyorsam, her seferinde tekrar giderim müzisyenlerle konuşurum. Çünkü her müzisyenin ayrı bir dünyası var. Müzisyenin ne tarafı daha güçlü, neleri iyi yapabiliyor, bir eserde neyi göstermek istiyor. Mesela o eserde akordiyonu Marko değil de Merrima çalsaydı, başka türlü yazacaktım. Viyolayı başka birisi çalsaydı, başka türlü yazacaktım.  Bu müzisyenlerin dünyalarıyla da ilgiliyim. Ben daha önce de onlar için müzik yazmışım, çalmışlar. Benim için müzik yazmak biraz böyle bir şey.  Burada hemen Mozart geldi aklıma. Mozart opera bestelerken, aryayı onu söyleyecek soliste göre  yapıyor. Bunun ne kadar doğru bir şey olduğu ortada.  Eğer birisi yazacağın müziği çalacaksa onunla iletişime geçmen, o müziği gerçekten çok zenginleştiriyor.  Her müzisyenin güçlü olduğu bir tarafı ve karakteri var. O karakteri ortaya çıkartmaya çalışıyorum. Mesela Beethoven öldükten sonra araştırmacılar, tarihçiler onun eserlerini inceledikleri zaman,  o eserler üzerine kitaplar yazılıyor.  Bu kitaplarda çıkan teorik bilgiler ve alt metinlerden Beethoven’ın haberi bile yok. Bestecilik  yarı bilinçli, yarı bilinçsiz yapılan bir şeydir. Bir şeyi yaparsın,  onun doğru olduğunu bilirsin ama nedenini bilmezsin.  Bunun iç güdüsel tarafını korumak, onu serbest bırakmak lazım. Ben tamamen içgüdüsel yazdığım için, onun teorisi beni ilgilendirmiyor. Çünkü o daha sonra bulunur. Ben o eseri ruhen içime sindirdiysem, o zaten bitmiştir.

Mehmet Berkay Sülek: Peki siz bir müzisyenin eserinin yorumu sırasındaki rolünü nasıl görüyorsunuz?

Selim Doğru: Müzisyenden müzisyene o kadar çok fark var ki.  Klasik müzik, dünya ve caz müziğinden farklı bir müzik. Bu müzikte her şey çok titiz bir şekilde üzerinde düşünülüp yazılır.  Normalde böyle de yapılması gerekir.  Tabii ki besteci burada serbestsin diyebilir. Klasik müzik geleneğinde, besteci kağıda ince ince işler. Bence  eserin özellikle ilk seslendirilişinde,  bestecinin yaratmak istediği tınıya çok sağdık olunması gerekir. Bu ruh üzerine bir şeyler eklemesi gerekir. Ben  bir müziği yazarken müziği kafamda duyuyorum ve gece gündüz bununla yaşıyorum. Bitmiş halini  duyuyorum, her şeyini biliyorum. Ama adam geliyor, daha çalmamış, ortaya bir şey çıkmamış, yorum yapmaya başlıyor. Bence önce bir müzik ortaya çıksın, orada ne yazıyorsa bir çal anla ne olduğunu, ondan sonra bir şey söyle. O zaman ben onu hiç ciddiye almıyorum. Bazı müzisyenler de  öyle bir şeyle geliyor ki, onun yaptığını notada yazıyorum. ‘Tamam o zaman öyle olsun’ diyorum. Mesela cresendo istemişim, o birden bire güçlü çalmış. Hemen ‘Bu harika olmuş böyle yap’ diyorum, orada değiştiriyorum. Buna da açık olunması lazım. Provalarda da çok güzel şeyler oluyor. İyi müzisyen, anlamaya çalışan müzisyendir. Ama dediğim gibi ilk seslendirilişler bir örnek teşkil edeceği için, bestecinin özellikle çıkartmak istediği şeye sadık kalınması çok önemli . Artık notayı tamamıyla takip eden, makine müzisyen makbul değil, yaratıcı olan müzisyen makbul.  Ama yaratıcı olacağım diyerek, bestecinin eserini fazla da eşelemesinler. O da hiç güzel bir şey değil.

Mehmet Berkay Sülek: Sizin takip ettiğiniz besteciler kimler?

Selim Doğru: Yakınlık hissettiğim, saygı duyduğum besteciler var tabii. Besteciden çok, belli eserler üzerinde yoğunlaştığım dönemler oldu şu ana kadar. Özel bağ hissettiğim Bach, Mozart,  Beethoven diyebilirim. Onlar benim için çok çok özeldir. Bu birçok besteci için de böyle zaten. Bu tarafa doğru gelince Mussorgksy’nin ‘Bir Sergiden Tablolar’ adlı eseri beni çok etkileyen, sevdiğim bir eser. 20.yüzyıla gelene kadar Dvorak ve Tchaikovsky var. Ama Beethoven romantik dönemi başlatmış ve bitirmiştir. Ondan sonra gelen önemli besteciler de var tabii ama onlar biraz kumda oyun oynamışlar. Beethoven orada olayı bitirdi. 20. yüzyıla gelince Stravinsky benim için çok özeldir. ‘Bahar Ayini’ her bestecinin secdeye vardığı bir eserdir. Bahar Ayini için, kaç konsere gitmişimdir bilmiyorum. Stravinsky’nin bütün eserlerini seviyorum diyemem. Ama birkaç tane eseri var bu şekilde. Aynı şekilde Berio ve Ligeti çok önemli. Boluze ve Stockhausen çok önemli ama onlara biraz daha mesafeliyim diyebilirim. Stockhausen özellikle yaratıcılık anlamında iyidir. Lutoslawski’nin bir tek eseri,viyolonsel konçertosu inanılmazdır. Benim için zirvedir. Xenakis’i bilirim ama öyle bir yakınlığım yoktur. Webern iyi bir bestecidir. Ama yazdığım müziklerin hiçbiri ona benzemez. Sadece bir eserimde küçük bir şey ekledim. O anlamda Alban Berg’i daha yakın tutarım kendime.  Lisede de Shoshtakovich ve Prokofiev falan dinliyordum ama onlarla bir işim olmadı hiç.  Burada 20.yy müziği incelenirken, onların yazdıkları müzikler 19.yy’ın bir devamı olarak gösteriliyor.Gerçek 20.yy müziğinin işlendiği alanlarda onlar pek işlenmez.  Liseye başladığım dönemlerde Saygun’u çok dinledim, Usmanbaş çok ilgimi çekmiştir, Yalçın Tura da aynı şekilde. Mesela sadece bir dönem Penderecki dinledim ve inceledim. Ama, ‘Penderecki’nin benim müzik gelişimimde önemli yeri var’ gibi bir şey söyleyemem. Ben Mustafa Kandıralı’dan da etkilenmişimdir, Sezen Aksu’dan da etkilenmişimdir. En başta dediğim gibi her taraftan müzikler dinledim.

Mehmet Berkay Sülek: Avrupa’da genç orkestra şeflerine daha fazla şans veriliyor. Şimdi böyle bir moda var galiba.

Selim Doğru: Şimdi gençlere daha çok kapılar açılıyor. Bundan elli sene önce herhalde bu kadar yoktu. Bu kadar genç orkestra şefi, piyanist ünlü olacak, imkanlar verilecek. Eskiden Karajan vardı, o her yeri kapatıyordu, o şekilde işliyordu. Bu hayatın değişmesiyle ilgili bir şey. Aynı zamanda kadın şefler, besteciler çok fazla var. Şimdi gençleri bırak, çocuklar bile dünya çapında ünlü olmaya başladı.

Mehmet Berkay Sülek

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s