Karanlık Sularda Ufak Bir Gezinti: Alfred Hitchcock Sineması- Nagihan Pervanlar

 

Korku-Gerilimin kısa tarihi

Korku sineması, aslında sinematografın icadından başlar.28 Aralık 1895 tarihinde Paris ‘Grand Cafe’de, August ve Louis Lumiere kardeşler kendi buluşları olan sinematografın ilk gösterimini yaparlar. O tarihi anda; koltuklarında oturan ilk sinema seyircileri, ‘Bir Trenin Gara Girişi’ isimli film başlar başlamaz korkudan kaçışmaya başlarlar. Trenin sanki üstlerine doğru geldiğini zanneden seyirciler, kendilerine saklanacak delik ararlar. Bu olaydan sonra, korku sinemasının upuzun tarihi serüveni başlar.
Korku sineması dehşet, gerilim, drama ve daha birçok başka tür gibi, sessiz dönemden kalma klasik eserlere de sahiptir. İlk korku yapıtlarında, edebi uyarlamalar üzerinden hareketle, eserlerin beyazperdeye sıklıkla aktarıldığını görürüz. Bunlara örnek olarak; başta bilimkurgu sinemasının öncüsü sayılan Georges Melies’in yapıtı ‘Faust Aux Enfers’(Faust Cehennemde,1903), Mary Shelley’in ‘Frankenstein’ı(1910) ve Robert Louis Stevenson’un ‘Dr.Jekyll and Mr.Hyde’ı(1908) gösterilebilir. Bu dönemdeki amaç; seyirciyi korkutmak ya da dehşete düşürmek değil, edebi eseri hareket eden görüntülerle, yani sinemayla ve giderek gelişmekte olan tekniklerle izleyiciye aktarmak olmuştur.
Sinema; toplumsal, sosyolojik ve politik gerilimi, dışavurumcu alman sineması sayesinde tanımıştır. Bu dönemde çekilen sessiz filmler, sonrakilere de ilham kaynağı olacak bazı ilk örnekler de vermiştir. Ünlü Alman yönetmen Friedrich Wilhelm Murnau, Bram Stoker’ın, ‘Dracula’ romanından esinlenerek, ‘Nosferatu: Bir Dehşet Senfonisi ( Nosferatu, Eine Symphonie Des Grauens, 1922) ile ilk vampir klasiğine imza atmıştır. Robert Wiene, ‘Doktor Caligari’nin Muayenehanesi( Das Cabinet Des Dr.Caligari, 1919) ile dışavurumcu Alman sinemasına yeni bir boyut kazandırır.
Tekniklerin gelişmesi ve imkanların artması, giderek yönetmenlerin yaratıcılık sınırlarının ortadan kalkmasına neden olur. Dört bir yandan yaratıklar, canavarlar ve garip tiplemeler ortaya çıkmış, ’Dracula ‘(Yön: Tod Browning,1930), ‘Frankenstein’ (Yön: James Whale,1931), ‘Morg Sokağı’nda Cinayet’(Murders in the Rue Morgue,Robert Florey,1932), ‘Dr. Jekyll and Mr.Myde (Yön: Rouben Mamoulian ,1932) gibi filmler bu alttürün ilk örnekleri sayılmıştır.. 60’lı yıllarda; Edgar Allen Poe eserlerinin uyarlamaları olarak devam eden klasiklere dönüş dönemi yaşanır. Bu yıllara kadar görülen bir çok örnek, bilinen temaları tekrar eden, çoğunlukla edebi eserlerden beslenen klasik korku sinemasına dahil olur.
Gerek tema, gerekse öyküyü birbirine bağlayan elementler bakımından, korku-gerilim filmlerinde “ölüm” iyi hikayelerin bir yerlerinde sürekli yer almaktadır.
Sevdiğiniz öyküleri gözünüzün önüne getirirseniz, birilerinin hep ölmüş olduğunu fark edeceksinizdir. Amerikan Film Akademisi’nin belirlediği “en iyi yüz film” listesindeki doksandan fazla filmde, ünlü internet sitesi Imdb’nin “en iyi 250 film” listesindeki 230’dan fazla filmde ölüm teması işlenmektedir. Ölümün sanatta bu kadar geniş çaplı yer almasının birçok sebebi var tabii. Her şeyden önce, ölümden sonra olacakları ya da olmayacakları, kimse bilmemektedir. Bu, -bilinç düzeyinde veya bilinçaltında- bizde kalıcı bir meraka neden olmaktadır. Ayrıca, ölüm her gün karşımıza çıkan bir şey değildir. Çoğu insan, hayatında hiç kimseyi ölürken görmez bile. Fakat merak ve korku, duygularımızı yansıtan eserleri çok daha büyük bir ilgi ile takip etmemize sebep olmaktadır. Freud bu olguyu: “sanat, günlük yaşamda tatmin olmamış duygularımızın doyum aracıdır. “ diyerek özetlemektedir. Bu yüzden en büyük eserlerde, en doyurulmamış merakımız olan “ölüm” bulunmaktadır.
Daha genel olarak bakarsak; doyurulmamış meraklar genellikle günahlarla ilgilidir. Öldürme,hırsızlık,aldatma,kıskançlık,zina,açgözlülük,ana babaya itaat,yalan vs.. Bunlar günlük yaşamda ne kadar tabuysa, sanattaki değeri de o kadar artmakta.

Alfred Hitchcock:Gerilimin Efendisi

 

Gerilim ve korku türünün ustası sayılan yönetmen Alfred Hitchcock, 13 Ağustos 1899’da İngiltere’de dünyaya gelmiş, 19 Nisan 1980’de ABD’de hayata veda etmiştir. Mizahi tatlar kattığı gerilim filmleri olağanüstü ilgi görmüş, ‘Hitchcock’ adı ortalama izleyici için, adeta bir yıldızın adı kadar önem kazanmıştır. Kendisi, eğlendirmenin ötesinde bir amaç taşımadığını ısrarla belirtmesine karşın, eleştirmenler, filmlerinde derin felsefi boyutlar bulmuş, onu sinema sanatının büyük ustaları arasına sokmuşlardır. Genç sinemacıları da önemli ölçüde etkilemiş olan Hitchcock, 1979’da Amerikan Sinema Enstitüsü’nün Yaşamsal Başarı Ödülü’nü almış, ertesi yıl da Kraliçe II. Elizabeth tarafından ‘sir’ unvanına layık görülmüştür. Babası kümes hayvanları ticaretiyle uğraşan Hitchcock, Londra’da St. Ignatius College adlı Cizvit okulunda okumuştur. Daha sonra Londra Üniversitesi’nde mühendislik öğrenimi görmüştür. 1920’de, Famous Players Lasky adlı ABD şirketinin Londra şubesinde sessiz filmlerin ara yazı tasarımlarını hazırlayarak sinema dünyasına adım atar. İlk filmini 1925’te çeken Hitchcock’un, ertesi yıl yönettiği ‘The Lodger’ (Kiracı,1926) filmi, daha sonra adıyla özdeşleşecek olan gerilim türündeki ilk yapıtı olmuştur. ‘Blackmail’ (Şantaj,1929) ise ilk sesli İngiliz filmi sayılmaktadır.‘The Thirty-nine Steps’ (39 Basamak,1935) ve ‘The Lady Vanishes’ (Bir Kadın Kayboldu,1938), gibi klasikleşmiş filmlerin ardından İngiltere’den ayrılarak Hollywood’a yerleşir. Burada çektiği ilk filmi ‘Rebecca’ (Rebecca,1940), en iyi film dalında Oscar kazanır.
Klasik korku-gerilim anlatısından farklı olarak Alfred Hitchcock; filmlerinde korkutucu, kuşkulu, ürkütücü hadiseler yaşanacağına dair şekillenen beklenti duygusunu ön plana çıkaran bir tarz yaratır ve başlı başına bir akımın öncüsü haline gelir. Hitchcock, sinemasında sıkça kullandığı kendine has objelerle, tekniklerle ve karakterlerle yepyeni bir türün kurucusu haline gelir. Hitchcock, kullandığı uzun takip sahneleriyle gerilimin dozunu arttırır ve seyirciyi, sanki yaşıyormuşçasına olay örgüsünün içine çeker.
Yazar Robin Wood’a göre kullanılan takibin simetrisinin işlevi iki yönlüdür. İlki: baştaki suçlu ile şantajcı arasındaki paralelliği belirtmek ve ikincisi: mekanlar arasındaki karşıtlığı göstermektir.
Hitchcock’a has bir diğer özellik de; her filminin ufak bir karesinde dahi olsa yer almasıdır.
Bu kişisel görünüş, otoriteye ve filmlerin içinde sakladığı isyana yönelik tutumunu göstermektedir, ki bu sahneler incelikle işlenmiş ve çarpıcı bir hal almıştır. Hitchcock, tek mekanda çektiği çoğu filminde bile kendini bir kareye sığdırmayı başarmıştır.’Lifeboat’
(Yaşamak İstiyoruz,1944) filminde kullanılan tek mekan, dokuz kişinin mahsur kaldığı küçük bir kayıktır. Hitchcock’un hiç bir kareden çıkamayacağını düşünsek de, deniz üzerinde
bulunan gazete kupüründe onun fotoğrafını görmemiz, Hitchcock’un zekasının üstünlüğünü kanıtlar niteliktedir.

Lifeboat(Yaşamak İstiyoruz-1944)

Hitchcock:Teknik ve Psikanaliz

Hitchcock, ’Rebecca’(1940) dan sonraki 30 yıl boyunca, yılda ortalama bir film yapmıştır. Bu dönemde, gerilim yaratmadaki teknik ustalığını çarpıcı biçimde gözler önüne serer. Örneğin; Notorious’ta (Aşktan da Üstün,1946), kalabalık bir salonun yüksek tavanına yerleştirdiği kamera, bütün salonu gösterdikten sonra görkemli bir inişe geçiyor, bu kamera hareketi, ev sahibesinin avucunda tuttuğu ve öyküdeki gerilimin en önemli öğelerinden biri olan anahtarın yakın plana girmesine dek sürüyordu. Rope (İp,1948) adlı ilk renkli filmiyse, Hitchcock’un başka düzeyde giriştiği bir teknik gösteri niteliği taşır. Bir apartman dairesinde geçen ve süresi 10 dakikaya varan, toplam 11 çekimden oluşan film, çekimler arasındaki ustaca geçişlerle, kesintisiz tek çekim izlenimi verir.
Marksist sosyolog ve kültür eleştirmeni Slavoj Zizek, Rope filmindeki tekniği şöyle anlatmaktadır;
‘Alfred Hitchcock’un ‘İp’ filmi montajın yasaklanması üzerine kuruludur. Bütün film tek bir uzun çekimden ibaretmiş izlenimini verir. Teknik sınırlar yüzünden bir kesme şart olduğunda bile(1948’de çekilebilecek en uzun sahne on dakika sürüyordu),fark edilmemesine özen gösterilmişti(mesela biri doğrudan kameranın karşısına geçer ve bütün görüntüyü bir anlığına karartır).Sanki kendimizi simgesel açıklığı olmayan psikotik bir evrende bulmuş gibiyizdir. Hiçbir şekilde aşılamayan belli bir bariyer vardır. Bu bariyer devamlı hissettirir varlığını ve böylece film boyunca neredeyse dayanılmaz bir gerilim yaratır.’
Gerilim ve kaygı ile süslenen Hitchcock filmleri, heyecanı görselleştiren başarılı sahnelerle doludur. Örneğin; ‘Sabotaj ’(1942)filminde Hitchcock, kadın oyuncunun, erkek oyuncuyu öldürmeye karar verdiği sahnedeki gerilimi, seyirciye sadece kamera hareketleri ve görüntü dili ile aktarma yolunu seçmiştir. Hitchcock, seyircinin dikkatini, masada duran bıçağa ve kadının gözlerine çeker. Sonra kadının ellerini görürüz. Kadının elleri, bıçağa gidip gitmemek arasında kararsız gibidir. Kamera, eller ve gözler arasında gider, gelir. Sonra seyirci, kadının gözlerindeki öldürme hissini görür. Bundan sonra kesme ile kadının yanında yemek yiyen erkek oyuncuyu görürüz. Ardından kamera tekrar kadının elleri, bakışları ve masadaki bıçağı gösterir.
Gerilim, tepkilerin seyirci açısından algılanmasındaki dozdur. Bir tepkinin, belli bir durum içindeki belli bir karakteri aydınlatacak biçimde gösterilmesinde, gerilimin dozu önemli bir rol oynar. Gerilim, seyircide yaratılan etkiyle doğru orantılıdır. Alfred Hitchcock, gerilimin akla yakın olması gerektiğini düşünmüştür. Hitchcock’un gerilim sahnelerinde gerçek hayattakine benzer durumlar söz konusudur. Gerçek hayatta olmayan abartılı durumlar, gerilimin şiddetini artırmak için kullanılmaz. ‘Sabotaj’ filminde kadın oyuncunun öldürme isteğinin görsel anlatımı, sadece bıçak-kadın-erkek çekimleriyle sağlanmıştır. Yönetmen, kadının bakışlarındaki öldürme arzusunu göstererek, bu sahnedeki anlatımı sadece oyuncunun mimiklerine bağlamaktan kaçınmıştır. Hitchcock, gerçek hayatta insanların duygularını yüz ifadeleriyle dışa vurmaktan kaçındıklarını söyler. Ona göre, kadının mimiklerinden böyle bir anlam çıkarmak, gösterimin gerçeğe uygun olmamasını ve abartı olduğunu göstermektedir.
Görsel-işitsel her türlü araç, Hitchcock için bir gerilim aracı olarak kullanılmaktadır. Diyaloglarda hiç bir anlamı olmayan sözcükler bile, belli bir göreve sahip olabilmektedir. Yeter ki bu araçlar, izleyicinin izlediği perde üzerinde heyecanları, gerilimleri yaratabilir olsun. Gerilim öğeleri, Hitchcock filmlerinde bir yap-bozun parçaları gibi yerleştirilmiştir. Hitchcock çoğu zaman önemsiz gibi görünen birçok nesneye görüntü ile çeşitli anlamlar yüklemektedir. Bazen bir ip, bazen telefon, bazen bir kibrit kutusu, bazen bir şarkı, filmlerinde gerilimi artırmak için kullanılan araçlar olabilir. Alfred Hitchcock filmlerinde gerilimi artırmak için kullanılan birçok nesne, durum gibi öğeler, Hitchcock’un bulduğu bir isimle ‘Mac Guffin’ diye adlandırılmaktadır. ‘Mac Guffin’, bazen bir makas, bazen de bir ip olabilir. Alfred Hitchcock üçüncü boyutu oluşturmak için ‘Mac Guffin’ diye bir terim ortaya atar. Bu terim onun filmlerindeki üçüncü boyutta kalan birçok detayı da açıklar gibidir. (Kuşlar) filminde, ‘Mac Guffin’ çoğu zaman tel örgüsünde duran kuşlar, bazen bir makas (Cinayet Var), bazen bir kibrit kutusu(North By Northwest), bazen de bir çakmaktır(Strangers on a Train).
Hitchcock, filmlerinde sıkça bilinçaltını ve Sigmund Freud’un psikolojik kuramlarını betimlemektedir. Hitchcock’un filmlerinde ısrar eden, kendisini esrarengiz bir zorlama aracılığıyla dayatan ve bir filmden diğerine kendini tümüyle farklı anlatısal bağlamlarda tekrarlayan o aynı görseli ve başka motifleri buluruz. Bunların en iyi bilineni Freud’un Niederkommenlassen dediği motiftir. Melankolik intihar düşüşünün bütün alt tonlarına sahip olan ‘kendini düşmeye bırakmak’-bir insanın eliyle umutsuzca bir başkasının eline tutunmasıdır. ’Arka Pencere’(Rear Window,1954)’deki son yüzleşmede, engelli James Stewart pencereden sarkmış, ona yardım etmek yerine düşürmeye çalışan katilinin elini tutmaya çalışmaktadır. ’Yükseklik Korkusu’nda(Vertigo,1958),yine James Stewart, çatı oluğuna tutunmuş umutsuzca polisin ona uzattığı eli tutmaya çabalamaktadır.
Hitchcock filmlerinde zeki ve anlayışlı, ama cinsel açıdan çekici olmayan ,gözlüklü ve –önemli ölçüde-Hitchcock’un kendi kızı Patricia’yı andıran ya da doğrudan onun oynadığı şu ‘çok şey bilen kadın’ motifi yer almaktadır. ’Yükseklik Korkusu’ndaki Barbara del Geddes,
‘Sapık’taki Patricia Hitchcock ve hatta ‘Öldüren Hatıralar’da(Spellbound,1945) cinsel uyanışından önceki Ingrid Bergman.
Ayrıca Hitchcock,’Spellbound’ filminde ünlü sürrealist ressam Salvador Dali ile birlikte çalışmış ve Dali’nin eserlerinde sıkça kullandığı bilinçaltındaki motifleri, filmdeki rüya sahnelerine ustalıkla yerleştirmiştir.

Hitchcock’u Çözümlemek:Slavoj Zizek

Slavoj Zizek, Hitchcock sinemasını ayrı bir kulvarda tutar ve yapılan yeni çeviriler üzerine eleştirilerde bulunur. Zizek’e göre ’Anlatı aynı olsa bile,’öz’,Hitchcock’un eşsizliğini sağlayan o ustalık, havaya karışmaktadır. Burada, Hitchcock’un eşsiz dokunuşu gibi şeyler üzerine yapılacak jargon yüklü bir konuşmadan kaçınıp, Hitchcock’un filmlerine o eşsiz ustalıklarını veren şeyi belirlemek gibi zor bir işe girişmek gerekmektedir. Bir Hitchcock filmindeki her şeyin bir anlamı olması gerekir. Olumsallıklar yoktur. Bu yüzden, bir şey yerine uymadığı zaman,bu onun değil bizim hatamızdır-biz yakalayamamışızdır.’

Nagihan Pervanlar

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s