Orhan Şallıel Röportajı

tasavvuf-ve-senfoni-bulusuyor_normal_213957

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde fagot sanatçısı olarak görev yapan; Rotterdam ve Amsterdam Konservatuvarlarında orkestra şefliği eğitimi alan; Helsinki Sibelius Akademisi’nde Jorma Panula, Eri Klas, Atso Almila, Colin Metters gibi ünlü şeflerle çalışan; Hollanda, Finlandiya, Avusturya, Polonya, Almanya, Çin, Japonya gibi pek çok ülkede önemli orkestralarda ve operalarda senfonik konserler, baleler ve operalar yöneten; kendi eserlerinin dünya prömiyerlerini yapan; CRR Senfoni Orkestrası’nın şefliğini 5 yıl yürüten; Çanakkale Şehitleri Balesi, Fetih Senfonisi, Bursa Senfonisi, Kuvayi Milliye Operası ve Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi önemli eserlerin sahibi, Yeditepe Üniversitesi Senfoni Orkestrası Şefi Orhan Şallıel ile orkestrayla yapacağı prova öncesinde  bir araya gelme fırsatı buldum ve bu değerli müzisyeni yakalamışken merak ettiğim bir çok konuda fikirlerini aldım.

İşte bu keyifli söyleşiden bloğuma yansıyanlar:  

Mehmet Berkay Sülek: Müzik eğitiminize fagotla başladınız. Sizi bu enstrümana kim yönlendirdi? Herhalde o yaşta bir çocuğun tercih edeceği bir enstrüman değil.

Orhan Şallıel: Biz konservatuvara girerken kulağımıza, diş ve el yapımıza bakıyorlar. Okuldaki hocalarım da fiziki özelliklerimin fagota daha uygun olduğunu düşündüler .

Mehmet Berkay Sülek: Siz daha çok Türk Halk Müziği ile ilgilenen bir aileden geliyorsunuz. Bunun sizin müzikal gelişiminize ne gibi katkıları oldu?

Orhan Şallıel: Babam konservatuvara gitmem  söz konusu olduğunda, Türk Müziği Konservatuvarı’na gitmemi istemedi. Türk Müziği Konservatuvarı’na gidersem, belli bir alanda kalacağımı düşündü. O dönem gazinolar, radyo sanatçıları vardı ve onlar da dışarıda daha çok “piyasa” olarak tabir edilen müzikleri yapıyorlardı. Babam, “Eğlence için müzik yapıyor” gibi algılanmamam için beni Batı Müziği Konservatuvarı’na yönlendirdi. Evrensel bir sanatçı olmamı istedi. Zaten beni bir tek bu konuda yönlendirmiştir. Okul öncesinde de müzik eğitimi vermişti.

Mehmet Berkay Sülek: Konservatuvardan mezun olduktan sonra, çok genç yaşta İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde fagot sanatçısı olarak göreve başladınız. Bu nasıl oldu, bize bu dönemden bahsedebilir misiniz?

Orhan Şallıel: O zaman 17 yaşındaydım ve operaya sınavla girdim. Yaşımın küçük olması sınava girmeme ve devlet memuru olmama engeldi.  Babam benim reşit olma hakkımı mahkeme kararıyla önceden verdi ve ben 17 yaşında devlet memuru oldum.

Mehmet Berkay Sülek:  İstanbul Devlet Opera ve Balesi’ne girdikten altı sene sonra, Hollanda’ya eğitim almaya gittiniz? Altı sene sonra sizi bu kararı almaya iten neydi?

Orhan Şallıel: Aslında ben küçüklüğümden beri caz çalmak istiyordum. Ülkedeki birçok önemli caz müzisyeniyle 14 yaşından itibaren çalışmaya başladım. İmer Demirer, Erol Pekcan, Ayşe Gencer gibi isimlerle çaldım. Bir de İstanbul Bodrum Caz Club adında, o zaman için tek diyebileceğimiz bir yer vardı ve orada çalmaya başladım. Operaya girdikten sonra da şefliğe merak sardım ve kompozisyon okumak istedim. Aslında 6 yıl fagot çalmam, operayı sevmeme neden oldu ve o dönemde opera şefi olmaya karar verdim. Ondan sonra da istifa ettim.

Mehmet Berkay Sülek: Peki Hollanda ve Türkiye’deki eğitim sistemi arasında ne gibi farklılıklar var? Burada aynı anda caz eğitimi alamazdınız herhalde.

Orhan Şallıel: Bizim konservatuvarlarda caz çalmak yasaktı ve çalarsanız disipline gidiyordunuz. Sınıfta bırakıyorlardı ve bir şekilde çalmamızı engelliyorlardı. “Kulağınız bozulur” falan diyorlardı. Türk Müziği çalmanın bile imkanı yoktu. O dönemler çok gereksiz ve mantıksız bir sürü şey yapıldı; şimdi de o zaman yapılanların zararlarını görüyoruz. Hollanda’daki eğitime gelirsek, bizim aslında teknik olarak çok iyi eğitilmiş olduğumuzu gördüm. Fakat kültür olarak hiçbir hocamızın dünyayı yakalamamış olduğunu, batı kültürünü hiçbir şekilde bilmediklerini, kütüphanemizin bile doğru dürüst olmadığını fark ettim. Atatürk döneminde Cebeci’de kurulan konservatuvara Avrupa’nın yıldızları gelmiş, birkaç parlak öğrenci yurt dışına gönderilmiş. Onlar burada hoca olmuşlar ama bu kültür, üç dört yıl yurt dışında kalmakla öğrenilecek bir şey değil. Bu şekilde bir ekol oturtamazsınız. O kültürü yakalayabilmek için, o atmosferi yaratabilmemiz gerekirdi ama bugün internet her şeyi mümkün kıldı. Batı kültürünü almamızı daha hızlı hale getirdi.

Mehmet Berkay Sülek: Japonya, Çin gibi bu müzikle daha sonradan tanışan ülkeler, dünyada tanınmış birçok müzisyen yetiştirebiliyor.Ülkemizin ise, en fazla bölgesel tanınırlığı olan müzisyenler çıkarabildiğini görüyoruz. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Orhan Şallıel: Çin’de 30 milyon piyanist var, bu neredeyse Türkiye’nin yarı nüfusu. Japonya dediğinizde ise, aslında bunun içine Kore’yi de katabilirsiniz; onların müziği de Klasik Batı Müziği’ne yakın değil ama insanlar daha çalışkan ve daha idealist. Ayrıca bakanları ve hükümetleri de bu işe daha akıllıca yaklaşıyorlar . 30-40 sene önce Avrupa’ya çok sayıda çocuk göndermişler. O çocuklar batı kültürünü tam anlamıyla öğrenmişler. Ya dünyada kariyerlerini yapmışlar, ya da ülkelerine dönüp yeni isimler yetiştirmişler. Bu tabii mali destekten kaynaklanıyor. Hükümet ne kadar çok çocuğu yurt dışında doğru merkezlerde okutursa, o kadar iyi. Mali destek ve ırkın karakteri de çok önemli. Biz ne yazık ki öyle çalışkan bir ırk değiliz. Sonuç olarak, müziğimizin tanınırlığının artması için şu üç konu etkili: mali destek, karakter ve atmosfer.

Mehmet Berkay Sülek: Son dönemdeki TÜSAK yasa önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Orhan Şallıel: TÜSAK, birçok spekülasyonla dolu. Aslında birçok kurum, fiili olarak TÜSAK’a geçmişti. Resmi olarak bir şey olmadı ama kurumlar bazı şeylerin de farkındaydı. Bana göre, devlet kurumlarının bir şekilde çağa ayak uydurması gerekiyor. Halkın nabzına ayak uyduramamaları ve ellerinde yetki varken kendi sistemlerini oturtamamalarından dolayı kangren oluşması gibi bir problem var. Kral çıplak, hatta krallar çıplak. Kendimizin hasta yönlerini göremiyoruz ve bu hasta yönlerimizi kabul etmiyoruz. Bir sanatçı, devlet memuru olduğu zaman üzerine ölü toprağı örtülmüş gibi oluyor ve hiçbir şey üretemez hale geliyor. Üretirse de “Sen neden bir şeyler yapıyorsun, bak şimdi diğerlerini de uyandıracaksın” gibi bir düşünce oluşuyor. Bu direk olarak söylenmiyor ama üretmek isteyen adam bacağından aşağı çekiliyor. “Yukarıdakileri uyandırma, bizden daha fazla iş istemesinler” gibi bir tavırları var, çünkü “Testiyi taşısak da kırsak da maaşımızı alıyoruz” diye düşünülüyor. Bu da ne yazık ki sanatçılarımızın çoğunda var. Bürokratlar bizi yalnız bırakıyor, onlar da bizi anlamıyor ve tanımıyorlar. Üst düzey bürokratlar da sanatçı değiller. Ben aslında onları da anlamaya çalışıyorum. Onlara yaklaşanlar da genellikle belli tipte insanlar oluyor ve  bir türlü doğru ilişki kurulamıyor. Genelde baktığımızda durum şu: köydeki Mahmut amca kendi müziğini bizim kurumlarımızla icra etmek istese ve dilekçe yazsa, kimse dikkate almaz ama Mahmut amcanın TÜSAK’la bir şansı olabilir. Bu biraz ekstrem bir örnek oldu ama ne yazık ki herkeste, “Sanatı yok edecekler” gibi bir ruh hali var. Sanat öyle bir şeydir ki savaşlar olur, felaketler olur, hiçbir şey kalmaz ama sanat kalır.

Mehmet Berkay Sülek: Günümüzde genç şefler de sahne almaya başladı. Hatta böyle bir moda olduğunu bile söyleyebiliriz. Ülkemizde bugünkü sistemde, yetenekli genç isimlerin kendilerine şans bulmaları pek gerçekçi gözükmüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Orhan Şallıel: Ülkemizde de böyle yetenekler var tabii ki fakat bizim ağabeylerimiz bu yolu hiç açmamışlar. Benim yaşıtım bir çok arkadaşım, Türkiye’de doğru bir şekilde ve kalitede şeflik eğitimi alamadığı için  yurt dışına gitmek zorunda kaldı. Ben de yurt dışına gittim ve döndükten sonra kendi yaşıtlarımı ve sonraki jenerasyonu sahneye çıkarmak için tüm yetkimi kullandım. Hatta diğerlerinin “Sen deli misin? Neden piyasaya adam çıkartıyorsun?” bakışlarına bile göğüs gerdim. Ben şuna inanıyorum ki özellikle Klasik Batı Müziği’nden bahsediyorsak, o ülkedeki müzik dünyasına yön verecek olan iki lokomotif vardır: besteci ve şef. Bir sürü orkestramız var ve bunlara çok iyi paralar ödeniyor ama hala yerlerinde sayıyorlar. Borusan Filarmoni Orkestrası devlette ve üniversitelerde çalışan en iyi isimleri bir haftalığına seçiyor ve maaşlarının yarısını veriyor, hatta sigortalarını bile kendisi ödettiriyor. Orkestradaki sanatçıların %50’si devletten geliyor. Borusan, 15 yıl önce kuruldu ama 30-40 yıl önce kurulmuş orkestralarımızdan çok çok daha iyi bir hakla ilişkiler yapmış durumda. Sokaktaki adam bu orkestrayı daha iyi tanıyor, çünkü onların doğru bir sistemi var. Orada bir yönetim kurulu var ve orkestranın yararına çalışıyor. Şef “Şunu yapacağız” dediği zaman, herkes önünü ilikliyor. Orkestradan herhangi biri, “Hayır bunu yapamayız” deme hakkına sahip değil. Bir müzisyen kötü bir performans gösterdiğinde bir sonraki konsere alınmıyor ama devlette böyle bir şey yok. TÜSAK’a karşı çıkmanın sebebi biraz da bu diye düşünüyorum. Daha önce de söylediğim gibi savaşlar olur, felaketler olur ama sanat her zaman yaşar. İyi sanatçı, dünyanın neresinde olursa olsun yerini bulur.

Mehmet Berkay Sülek: Prova öncesi bu kısıtlı zamanda verdiğiniz röportaj için çok teşekkür ederim.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s