Bütünü Aramak

Caravaggio: David with the Head of Goliath (1606/07)

Sanatın en temel ögesi ruhtur. Burada ruh olarak bahsettiğim şey, fiziki bir varlıktan çok bizim yaratmış olduğumuz duyulardır. Her insan dünyayı, kendi bedeninin sınırları doğrultusunda algılar. Duyularımız, bedenimizin eksikleri yüzünden oldukça sınırlıdır.

İskandinav mitolojisine göre ruhun 4 farklı şekli vardır. Bunlardan ilki hamr, yani insanın fiziksel görünümü, bir bakıma kabuğudur ama bu mitolijide daha çok sıvı bir şey gibi tasvir edilmiştir. İkincisi insanın şansı olarak tasvir edilen hamingjadır. Şansın hele günümüz dünyasında ne kadar önemli olduğunu inkar edemeyiz. Üçüncüsü olan hugr, en derindeki benliği temsil etmektedir. Bana en ilginç geleni dördüncüsü oldu. Vikingler buna fyglja adını vermişlerdir. Bir bakıma koruyucu bir melektir. Her zaman dişi olarak resmedilmiştir. Bunu aileden kalan bir miras gibi düşünebiliriz, yani bir bakıma ego olduğunu da söyleyebiliriz. Aslında Vikingler farkında olmadan, bugün tartıştığımız kavramların temellerini oluşturmuşlardır.

Yunan mitolojisine baktığımızda da benzer bir durumla karşılaşırız. Zeus, insanları ilk olarak dört kollu, dört bacaklı ve iki kafalı olarak yaratmıştır ama kendi gücünün tehlikeye düşeceğini düşündüğünden insanları ikiye ayırmış ve onları diğer yarılarını aramakla lanetleyerek, mahkum etmiştir. Tanrı ve Şeytan, bizim kollektif olarak oluşturduğumuz iyilik ve kötülük kavramlarıdır, insanların  kollektif duyularının toplamıdır. İnsanların sahip olduğu ait olma duygusu, onların bir araya gelmelerini engeller ve bugün olduğu gibi birbirinden çok farklı kültürlerle toplumlar oluşturur. İnsanlar kendi hugrlarından, yani arzularından dolayı bir araya gelemezler. Aynı zamanda kendi fygljaları tarafından bulundukları yere zincirlenmişlerdir. Ruhun dişi olması bir tesadüf olmasa gerek. Sonuçta, çocukların gelişiminde baba figüründen çok, annenin katkısı bulunmaktadır.

İnsanlar anlamlandıramadıkları şeyleri doğaüstü varlıklara atfetmişlerdir. Bunlara en iyi örnek, Yunan mitolojisinde yer alan ilham tanrıçalarıdır. Bunlar Euterpe – müzik, Erato-aşk şiirleri, Kalliope-epik şiir, Kleio-tarih, Polymnia-kutsal şiirler, Terpsikhore-dans, Thalia- komedya, Urania-gök bilimi tanrıçalarıdır.

İnsan yine kendi ruhuna inmeyi reddetmiş, kendi üzerinde bir benlik yaratmıştır. Buna en iyi örnekleri Thomas Mann’ın karakterlerinde bulabiliriz. Mann’in Doktor Faustus romanında Adrian Leverhkühn, kendi özüne inebilmiş ve büyük eserler yaratabilmiştir. Romanın sonunda ise kendi bedeninin içinde kaybolmuştur. Şeytan ile anlaşma yaparak, büyük bir yaratıcılık elde etmiştir. Thomas Mann’i de mistik bir yazar olarak nitelendirebiliriz. Adrian Leverkühn, eğitimine teolojiyle başlamış, müzikle devam etmiştir. Belki de bu eğitim, onun diğer yarısını bulmasına da yardımcı olmuştur. Yine Mann’ın Venedik’te Ölüm adlı kitabında, besteci Aschenbach diğer yarısını kendisinden yaşça çok küçük Tadzio’da bulmuştur. O ana kadar getirmiş olduğu temel normlardan sıyrılmış ve kendi hugrunu dinleyerek, diğer yarısını aramak için bir yolculuğa çıkmıştır. Vischonti’nin yaptığı bir uyarlamadaki bir sahne benim çok hoşuma gitmişti. Burada bu diyaloğu sizlerle paylaşmak istiyorum.

İnsan kendi ruhundaki eksikleri görmezden gelir. Bunları işlemeyi, diğer yarısını aramayı seçenler, bugün adını andığımız sanatçılardır. Bizim büyük sanat eserleri olarak adlandırdığımız birçok eser, insana kendi ruhundaki yaralarını, kendi özünü göstermeyi başarabilmiş eserlerdir. Aslına bakarsanız, bize sunulan bütün ünlü eserler, bizim için sanat tarihçilerinin seçmiş olduğu eserlerdir. Bir sanat eserinin temel görevi toplumsal boyutu atlayıp en derine inmesi, ama bunu didaktik bir yolla yapmamasıdır. Yaratılan eserde, mümkün olduğunca boşluk bırakılmalıdır. Bana göre Turner, en romantik ve en güzel eserlerden birini yaratmıştır. Turner’ın Boats at Sea adlı tablosu, bence bir ressamın ulaşabileceği en yüksek seviyeyi temsil eder. Turner bu tablosunu, sadece basit üç fırça darbesiyle oluşturmuştur. Baktığımızda oldukça basit bir tablo gibi gözükür ama eserin değeri bu tuvalde değil, onu oluşturan düşüncede ve bize ilettiği benzersiz duyumsamadadır.Ünlü İsveçli oyun yazarı August Strindberg, Turner’ın yaşamış en büyük ressam olduğunu söyler ki bu konuda çok da haksız sayılmaz. En büyüğü olmasa bile, kesinlikle en büyük sanatçılardan biridir. İnsanın ruhunu ve içindeki çatışmayı gözler önüne sermede çok büyük bir yeteneği vardır.

I did not paint… to be understood. I wished to show what such a scene was like. (J. M. W. Turner)

Bir sanatçının görevi, insanları sorgulamaya yönlendirmektir. Ancak sadece toplumu değil, kendisini de sorgulamayı öğrenmelidir. Sanatçı çıktığı yolda, diğerlerine kendi yollarını ve sorularını oluşturması için yardımcı olmalıdır. Cevaplar sadece her bireyin kendi hamrına, yani kabuğuna ulaşmasını sağlayacaktır. Parçalar bütünden daha önemlidir. Çünkü parçaların yapısı ortaya konularak, bütünün yapısı anlaşılabilir. Birçok yerde Tanrı’nın en büyük sanatçı olduğundan bahsedilir. Eğer bunu kabul edecek olursak, Tanrı’nın sanatkarlığının yeterince soru bırakıp, oldukça az cevap vermesi olduğunu görebiliriz. Sanat eserlerinin ortaya çıkmasının nedeni, işte bu bilinmezlik ve arayıştır. Aslında bu harika sanat eserlerinin ortaya çıkmasına, bizim kısıtlılığımız neden olmuştur.

Mehmet Berkay Sülek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s