Saati Olmayan Adam-1

Benim bir yapıtımdan haberdar olmuşsanız, o yapıt sizin olmuş demektir. Kimsenin kafasına girip yapıtımı geri alamayacağıma göre, bu böyledir.

Lawrance Weiner

Yatağına uzanmış, gözlerini saate dikmişti. Bir saattir yatakta yuvarlanıp duruyordu. Son zamanlarda hali böyleydi. Yeni çalışmasının hayatına yansımalarından sadece biriydi bu. Zamanını bir türlü ayarlayamıyor, tam olarak verimli kullanamıyordu. Günün ilk saatlerini planlamayla geçiriyor, şansı yaver giderse de bunların yarısını uygulamaya fırsatı oluyordu. Hep karşısına bir şey çıkıyordu zavallı adamın. Böyle olunca her şey altüst oluyor, bu sefer yeni baştan bir planlamaya girişiyordu.

Yeni bir oyun üzerinde çalışıyordu. Ona göre bu eseriyle 21. yy tiyatrosunda yeni bir sayfa açacaktı. Hayal güzel şey tabii. Günün ilk dört saatini, oyunu üzerinde çalışarak geçiriyordu. Öğleden sonra ise, çok sevdiği August Strindberg’in oyunlarını büyük bir zevkle okuyordu. Hayaletler Sonatı en sevdiği oyundu. Onun için günün en güzel saatleriydi bunlar. Göz kapakları kapanmaya başladığı ve okuduğu bir önceki satırı hatırlayamadığı zaman yatağına uzanıyordu. Tam anlamıyla askeri bir hayatı vardı. Gün içinde bir saat uyuyordu. Bir saati bir dakika bile geçirmiyordu. Telefonunun yanı sıra, odadaki bütün saatlerin alarmını kuruyordu. Olur da birini duymazsam diğerine kalkarım diye. Bir saatten fazlasını zaman kaybı olarak görüyordu. Kalktıktan sonra, önceki gün belirlediği iki filmi izliyordu. Bu iki filmin toplam süresinin dört buçuk saati geçmemesine dikkat ediyordu. Birini önemli saydığı sanat filmlerinden, diğerini de kafasını dağıtmak için slapstick komedilerden seçiyordu. Bu iki film sonunda, zamanı kalırsa (dört buçuk saatlik zaman diliminde) televizyon seyrediyordu. Halkın neler seyrettiğini merak ediyordu. Genelde karşısına ucuz komedi dizileri çıkıyor; bunları büyük bir küçümsemeyle seyrediyordu. Bir gün mutlaka yayınlanacağını düşündüğü denemelerine bir yenisini daha ekliyordu.

Genelde zaten az olan arkadaşlarıyla buluşmayı tercih etmiyordu. Bu buluşmaları çok değişken buluyordu. Gidilecek olan restoranın dolu olması, hangi filme gidileceğine karar verilmesi ya da bir arkadaşın “Canım çiğ köfte çekti ya” demesi gibi değişkenler, buluşmaları içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu. En kötüsü ise, yeni bir kıza tutulmuş arkadaştı. Bu tipteki arkadaşlar çekilmez oluyordu ona göre. Eğer illa biriyle buluşacaksa, onlarla telefonla konuşur; kendisine en az sorun çıkaracak kişileri büyük bir özenle tespit eder ve hazırlıklarını buna göre yapardı. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi bu kişiler, bir elin parmaklarının yarısını geçmezdi.

Kütüphaneler ve kitapevlerine gitmeyi çok severdi. Önemli gördüğü şeylerin altını çizmeyi ihmal etmezdi. Yani kendisi öyle düşünüyordu ama önemli olan yerleri resmen karalıyordu. Birçok insan onun karalamalarının kurbanı olmuştu. En cimri olduğu konu buydu. Bir şey öğrendiği zaman, hemen onu sahipleniyordu. Ondan başka kimsenin bunları bilmeye hakkı yoktu ona göre. Başkalarının da bildiği şeylerin bilgi olmadığını düşünüyordu. Odasının duvarlarını, filozofların bilgi ve bilmek ile ilgili özdeyişleriyle kaplamıştı.

İlk insandan beri, görevinin başında olan bu adamı izliyordu. Tek yapması gereken onu itmekti. Yaratıcı bir bunalımda olan bu adama yardım etme gücü vardı. Ah bu dahiler hep böyle olurlar. Nasıl olurlar? Sessiz, sakin, efendi, adam gibi adam olurlar. Sence bu genel bir özellik mi?  Bence öyle… Yani onlara bu şeyleri ben hediye ediyorum. Böyle insanları daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Onları kayırıyorsun yani? Kayırmak denemez buna. Ne denir peki? Onlara yeni bir hayat vermek diyebilirsin. Nasıl yani? Böylelerini gerçek anlamda kimse sevmez, ya da hatırlamaz. İşte ben onlara bunu veriyorum. Bu adamların bazıları, kendi isimlerini göremeden ölmüş. Sanırım sonuç her zaman istediğin gibi olmuyor. Her şeyi de tek başıma yapamam ya. Mesela sen bir yazarsın. Bu yazdıklarını kapı kapı dolaştırıp, senin değerini anlayan birini bulacaksın. Aslında herkesin bir alıcısı vardır öyle değil mi? Bu sefer öyle yapmayı düşünmüyorum. Aslına bakarsan internette yayınlayacağım. İnternet çıktı çıkalı işler değişti. İnsanlar esin perilerini beklemeyi bıraktı. Evet Melpomene herkes başımıza yazar kesildi artık. Bu arada başladığın hikayeyi sevdim. Belki üzerine daha sonra konuşabiliriz. Beğendiğine sevindim. Ama bir şeyi söylemeden edemeyeceğim, sanki kendinden çok fazla şey kullanıyorsun. Hayatımla hikayelerim arasında bağlantı kurmaya çalışacakların işini kolaylaştırıyorum. Her yazar hikayesine kendinden bir şeyler katar. Kendi bildiğin şeyleri yazmak her zaman iyi sonuç vermiştir. O zaman hikayeni kendi tecrübelerinle sınırlandırmış olmuyor musun? Sadece bazı şeyleri, bazı kırıntıları ekliyorum o kadar, büyütülecek bir şey yok. Melpomene olarak bunu daha az yapmanı rica edeceğim. Bende de bir sınır var. Seni neden dinlemem gerekiyor bilmiyorum artık. Esin olmadan ne olacağını zannediyorsun? Her şey benim sağ kulağının arkasını tekmelememle bitiyor. Şimdiye kadar esin verdiğim kişileri saymaya kalksam! Bana tarih boyunca birçok isim verdiler. Mephisto, Woland ve daha niceleri… Sana en bilinenleri söylüyorum sadece. Anladım, ben senin bir Tanrıça falan olduğunu zannediyordum. Bir Tanrıça’dan çok daha fazlasıyım. Birisi hemen her şeyi öğrenmemeli. Kim demişti hatırlamıyorum, ama bir gün Tanrı’nın içinden Şeytan, Şeytan’ın içinden de Tanrı’nın çıkacağına kesinlikle ben de katılıyorum. Neyse seni biraz yalnız bırakıyım. Sağ kulağının arkası tekmelenecek daha bir sürü kişi var.

Mehmet Berkay SÜLEK

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s