Deniz ve İnsan

Deniz ve su, Hristiyan geleneğinde önemli bir yer tutar. İsa’nın çoğu kez balık, Tanrının ise balıkçı olarak sembolleştirildiğini görürüz. Deniz ve onun sunduğu olanaklar, sanatçıların da ilgisini çekmiş; deniz ve su, resim sanatının önemli bir parçası olmuştur. İnsanlar neden bilinmez ama, güzeli ve manzara ifadesini denizde ve suda bulmuşlardır. Çocukken yaptığımız manzara resimlerinin önemli bir parçası, bacası tüten kare bir evle birlikte dağın derinliklerinden gelen ve bütün resmi ikiye bölen derelerdir. İnsanlar denizden hem korkmuş, hem de onu ulaşılması gereken hedefte bir engel olarak görmüşlerdir. Musa Kızıldeniz’i aşmak zorunda kalmış, Odssyseus Ege Denizi’nde oradan oraya savrulmuştur. Bize en yakın olan hikaye ise, Fatih’in atını denize sürmesidir. Denizlerin Tanrısı Poesidon, belki de Yunan tanrılarının (Zeus ile birlikte) en ele avuca sığmaz Tanrısıdır. Zeus gibi o da birçok masumun hayatını mahvetmiştir. Aslında çok güzel bir rahibe olan Medusa bir gorgona dönüşmüş, Minotor ise Poseidon’un kibrinin kurbanı olmuş ve karanlık bir labirentte yaşamaya mahkum edilmiştir. İnsanoğlunun kendisini geliştirmeye başlamasıyla birlikte, suya ve denize bakışı da değişmiştir. İlk insanlar, gökyüzünün üstünlüğünü kabul etmişken, günümüzün modern insanları suyun ve denizin üstünlüğünü sağlamış, kutsal olan yer değiştirmiştir. Hokusai, Gericault, Turner ve Bill Viola, insanlığın suya bakışını anlamamız için önemli eserler bırakmışlardır. Bence hepsi, yaşadıkları dönemin insan-doğa ilişkisi değerlerinden etkilenmişlerdir.

Hokusai’nin “Great Wave” adlı eseri, genel olarak Japon kültürü ve onların denize bakışı hakkında çok şey söyler. Japon kültürünün statik ve programlı yapısını Hokusai’ın bu eserinde görebiliriz. Japon kültürü, eserin yarattığı yapım tekniğinden fazlasıyla etkilenir ama bence kullanılan teknik de o kültürün bir ürünüdür. Hokusai’nın dalgaları birer pençe gibi ve statiktir. Onun dünyasında doğa, tamamen insanlığa üstünlük sağlamıştır. Hokusai, insanlar arasındaki ilişkilerden çok, doğa ve insan ilişkisini irdeler. Net bir şekilde, denizcilerin üstün doğa karşısında bir şansları olmadığını söyler.

Gericault’un “Raft of Medusa” adlı eseri, gerçek bir olaydan esinlenmiştir. Gericault, olayı en doğru şekilde resmedebilmek için olay sonrası yapılan mahkemelere bile katılır. Olay, 1810’lu yıllarda Afrika açıklarında gerçekleşmiştir. Bir ticaret gemisi fırtınaya yakalanır ve geminin batacağını anlayan kaptan, bir kayık yapılmasını ister. 150 kişi bu kayığa yerleştirilir. On gün boyunca denizle mücadele ederler. Sonunda sadece 15 kişi bu kazadan sağ kurtulur. Gericault’un denize bakışı, daha koyu ve grotesktir. Gericault, Hokusai’ın aksine bu gibi bir olayın insanlar üzerindeki etkisini inceler. İnsan-insan ilişkisi, onun için daha önemlidir. Gericault böyle bir olayı, sadece bir tetikleyici olarak görür. Gericault’un “İngiliz Serisi” adı verilen eserleri de onun insanlığa bakışını sergiler. Gericault bu sefer kalemini, günlük hayata ve o dönemin sefalet içinde yaşayan insanlarına çevirmiştir. “Raft of Medusa”  adlı eserinde, denizi insan yaşamında ayrı bir parça olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Bu anlamda Hokusai’nın bakışının Avrupalı bir devamıdır.

Turner’ın eserlerinde ise denizin gerçek anlamda insan hayatının bir parçası haline geldiğini görürüz. Turner’ın en sevdiği şeylerden biri makineler olmuştur. Buharlı gemilere eserlerinde bolca yer vermiştir. Onun eserlerinin bir elementi ışıksa, diğeri ise dumandır. Turner’ın eserlerinde gökyüzü ve su arasındaki sınırların silikleşmeye başladığını fark ederiz. Bu anlamda modern insanın bakış açısına yaklaşmıştır. Yüce ve insan arasındaki fark azalmıştır. “Sea Monsters” ve benim çok sevdiğim “Boats At Sea” adlı eserleri buna iyi birer örnektir. Sadece Turner’ın eserleri bile, insan-deniz ilişkisini tarih içinde gözümüzün önüne serer. 1825 tarihli “Battle of Trafalgar” fazlasıyla klasik bir eserdir. İnsanların denize bakışının ilk evresine bir örnektir. Turner 1840 yılında “Slave Ship” adlı eserini yapar. Artık modern olana doğru yaklaşmıştır. Deniz ve gökyüzünü birbirinden ayıramayız. Bir sonraki evreye “Sea Monsters” adlı eseriyle ulaşır. Gökyüzünün ışığı, suyla karışır. Aynen modern insanın artık yüce kavramına çok da sahip olmaması gibi. “Boats At Sea” ise bence onun en büyük ve en önemli başyapıtıdır. Modern insanın, deniz-insan ve yüce-insan ilişkisini tanımlar. Bill Viola ise, günümüzün en ünlü sanatçılarında biridir. O tamamen dünyayı modern insanın gözünden görür, onun mistik bakış açısından yorumlar. Su ve deniz, Viola’nın işlerinde önemli bir yer tutar. Onun “Fire Woman” adlı eseri, fazlasıyla Turner’ın geç dönem eserlerine benzer. Videoda ateşin önünde duran bir kadını görürüz. Kadın bir süre sonra suya düşer. Bu andan sonra su ve ateş birbirine geçmeye başlar. Su ve ateş birbirlerinin formlarını alır ama su sonunda üstünlüğü ele geçirir. Videonun sonunda var olan, su ve onun kıvrımlarıdır. Viola’nın “The Raft” adlı çalışması da bu anlamda önemlidir. Gericault’un eserinin yeni bir yorumu gibidir ama aralarında bir fark vardır. Gericault’un dünyası sonuçlara odaklanırken ya da sonuç odaklıyken, Viola’nın ve bugünün insanları,  eylemlere odaklanır ve izler.

Mehmet Berkay Sülek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s