Sinemada Kristal Yatak

Sinemada en çok işlenen konu aşktır, hepimizin bildiği gibi. Şeytan çıkarma filmlerinin bir köşesinde bile, araya sıkıştırılmış ufak bir aşk öyküsü bulabiliriz. Hatta bazen bu anlar, insana sıkıntı verebilir. Yine de bu türün en başarılı filmleri olarak David Lean’in “Brief Encounter”ını, Jean Cocteau’nun “Orpheus”unu, Bergman’ın “Kış Işığı” filmini  ve bu yazıda üzerinde duracağım Hiroshi Teshigahara’nın “Woman in the Dunes”unu gösterebiliriz. Bu saydığım filmlerin çoğu klasik anlamda romantik filmler olmayabilirler ama, merkezlerinde aşk temasına yer veren işlerdir.

Joseph Campbell, “Yaratıcı Mitoloji” kitabında kristal yataktan bahseder. Gottfried’in “Tristan ve Isolde”si bu kitabın önemli bir kısmını kapsar. Campbell onun kristal yatak anlayışından söz eder ama önce Gottfried’in bu mağarayı nasıl betimlediğine bakmak yerinde olacaktır.

Mağaranın duvarı beyazdır, düzgündür ve diktir. Bunlar bütünlüğün nitelikleridir. Bembeyaz cilası asla örtülmemelidir; hiçbir kuşku türü orada çıkıntı veya diş bulamamalıdır. Mermer, döşeğe bağlılıktır. Yeşilliği ve sertliğiyle, rengi ve yüzeyi bu niteliğe tam uyum gösterir. Çünkü bağlılık yeşil gibi daima tazedir ve cam gibi daima temiz ve açıktır. Soylu sevginin yatağı ortadadır; doğru biçimde onun adına adanmıştır ve kristali oymuş olanın işçiliği, ona uygun olanı bildiğini göstermektedir. Sevgi gerçekten de kristal gibi, saydam ve duru olmalıdır.

Kristal yatak sevginin ve birbirine duyulan bağlılığın test edildiği, aşıkların en saf halleriyle bulundukları yerdir. Onların birbirlerini sınadıkları bir mağaradır kristal yatak. Temsil ettiği şey oldukça açıktır. Sadece ilişkinin saflığını değil, aynı zamanda yaşadığımız dünyanın da eksiklerini görebilmektir. Yukarıdaki yazıda, mağaranın mermerinin yeşil olduğundan  ve çim gibi devamlı yenilendiğinden bahsediliyor. Bu da aklımıza ister istemez, Eski Ahit’te Isaiah 40:6’da yer alan “All flesh is grass” deyimini getiriyor. Tenin, bedenin çim gibi gelip geçiciliği anlatılmaya çalışılıyor. Aslında Gottfried’in mağarası da sadece tek bir ilişkinin sürekliliğinden değil, ama oradan doğacak ilişkilerin tazeliğinden bahsediyor.

Sinemada ise aşıkların bir şekilde kristal yatak evresinden geçtiğini görüyoruz. Bu aşk mağarası ve kristal yatak; Bergman’ın “Kış Işığı” filminde izole bir kiliseye, David Lean’in “Brief Encounter”ında tren istasyonuna, Jean Cocteau’nun “Orpheus”unda ise ölülerin diyarına dönüşüyor. Bazen de sadece bir an haline gelebiliyor. Carol Reed’in “Third Man” filmindeki bir sahneyi buna örnek gösterebiliriz. Film, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde geçer. Başarısız bir yazar olan Amerikalı Holly, arkadaşının daveti üzerine Viyana’ya gider. Şehre vardığı gün, arkadaşının bir trafik kazasında öldüğünü öğrenir ama bu işin arkasını bırakmamaya kararlıdır. Kısa süre sonra Harry’nin karanlık işlere bulaşmış olduğunu, aslında ölmediğini ve polisten kaçmak için böyle bir yola başvurduğunu anlarız. Holly ve Harry’nin sevgilisi Anna arasında yaşanan romantik gerilimi, ilk andan itibaren hissederiz. Filmin sonuna doğru Holly’ye arkadaşı Harry’yi ihbar etme şansı doğar. Anna bunu yapmaması için ona telkinlerde bulunur ama görünüşte adaleti seçerek Harry’yi ihbar eder. Holly sözleştiği gibi Harry ile buluşacağı kafeye gider. Polisler, Harry’i yakalamak için yerlerini almışlardır. Anna polisleri fark eder ve böylece Harry kaçmayı başarır. İşte bu karar anı ve sahne, Anna ve Holly’nin kristal yatağıdır ama erkek başarısız olmuştur. Filmin o ünlü uzun sahnesinde Holly, Anna’nın ona doğru geldiğini görür ve beklemeye başlar. Neredeyse bir buçuk dakika süren bekleyişin ardından, Anna Holly’nin yüzüne bile bakmadan geçip gider.

Hiroshi Teshigahara’nın  “Woman in the Dunes” adlı filmi ise neredeyse bize kristal yatak evresini anlatır. Filmde bir öğretmen olan Junpei, üç günlük tatilinde çöle gitmeye karar verir. Aynı zamanda amatör bir entomologisttir ve en büyük tutkusu çöl böcekleridir. Aklında başka hiçbir şey olmadan çölü tarar ve bir gün kendisini ünlü yapacak böceği bulmaya çalışır. Öğretmen, hayaller alemine dalmışken uyuya kalır ve bir köylü tarafından uyandırılarak son otobüsü kaçırdığını öğrenir. Öğretmenin uyuya kaldığı yer dikkat çekicidir, bu içi kumla dolu bir kayıktır. Kayık onun yolculuğu için bir başlangıç noktasıdır, Tartarus’ta yer alan kristal yatağına doğru yolculuğu burada başlayacaktır. Köylü ona yakınlarda bulunan köyünde geceyi geçirebileceğini söyler ve Junpei de teklifi çok düşünmeden kabul eder.

Oldukça zararsız gözüken köylü, ona kalması için bir ev gösterir. Ev büyük bir çukurun ortasındadır, ancak merdivenle aşağı inilebilmektedir ve yalnız bir kadın yaşamaktadır. Öğretmen ne kadar patavatsız ve şımarıksa, kadın da bir o kadar çekingendir. Büyük bir iştahla kendine sunulan yemekleri yer. Junpei iyice rahatlamışken, bir köylünün sesini duyarız: “Yardımcın nasıl?” Öğretmen şaşkınlığını gizleyemez, evde başka birisi olmadığı için şüphelenir. Bu arada kadın, her gece yaptığı gibi evini korumak için çukura dökülen kumları kürer; öğretmen de yardım etmek ister. Kadının cevabı oldukça kuşku uyandırıcıdır: “İlk günden sana izin veremem!”

Junpei, filmin başında özgürce dolaştığı kum tepelerine mahkum kalmıştır. O kendi zevki için topladığı, doğal ortamından koparttığı böcekler gibi o da bir kapsülün içine hapsolmuştur. Uzun süre hapsolmuş bir böceğin yaptığı gibi, içine düştüğü duvarlara kendini vurur. Kısa süre sonra ise merdiven olmadan çıkamayacağını anlar. Kadına merdiveni vermesini söyler ama kadının sessizliğinden, merdiveni köylülerin aldığını anlar. Öğretmen böcekleri toplayarak kendisi tanrıcılık oynarken, şimdi daha büyük bir güce ihtiyacı olan çaresiz bir varlık haline gelmiştir. Aynı doğa-yüce insan ilişkisinde olduğu gibi, yüce olanlar için bir seyirlik malzemesidir. Ne zaman yukarı çıkmak ve özgür kalmak istediğini söylese, ev sallanır ve kumlar üstlerine yığılır. Buna ister doğa-insan, ister insan-tanrı ilişkisi deyin; öğretmen hem doğanın hem de onu kullanan köylülerin hapsi altındadır artık. Artık çukura yemeğin yanında, sigara ve içki de atılmaktadır. Film ilerledikçe, bu eve başka insanların da düştüğünü öğreniriz ama onlardan hiçbir iz yoktur. Kadın sadece birinin başka bir evde yaşamaya devam ettiğini, ailesini de bir kum fırtınasında kaybettiğini söyler. Ancak evde onlara dair hiçbir iz yoktur. Böyle bir ortama alışık olmayan öğretmenin ruh hali de değişmeye başlamıştır. Eskiden çok sevdiği kum, onun için artık bir eziyet sebebidir.

Öğretmen ve kadın zamanla yakınlaşır, hatta öğretmenin bu yaşama ayak uydurduğunu bile görmeye başlarız. Köylülerin, öğretmene “koca” diye hitap etmeye başladıklarını görürüz. Bu duruma alışmış görünse de planları vardır. Bir gece hazırladığı iple çukurdan çıkmayı başarır ama yönünü bulamaz ve bataklığa girer. Neyse ki köylüler tarafından kurtarılır ve yeniden çukura indirilir. Kadının yüzündeki büyük hayal kırıklığı, öğretmeni gerçekten sevdiğini göstermektedir.

Junpei artık başka bir şey arzu etmektedir, denizi görmek… Onun görmek istediği deniz değil, umuttur aslında. Medeniyete ve suya tekrar dönüşün hayalini kurar. Çukurda bu umudunu devam ettirebilmek için bir kovayı kumlara gömer ve onun üstünü örter. Amacı bir karga yakalayıp onunla medeniyete haber göndermektir. Bu arada denizi görme isteği kabul olacaktır ama bir şartla. Ancak bütün köyün önünde kadınla birlikte olmayı kabul ederse… Köylüler çukurun etrafına toplanır, burası belki de onların tek eğlencesidir. Öğretmen ve kadın için ilişkileri, sıfırdan var ettikleri ve her şeyden arınmış kristal bir yataktır. Öğretmen, çukurun etrafında ritüelistik bir şekilde dans eden maskeli köylüleri izler. Bu arada beklemediği bir şey olur ve karga yakalamayı beklediği kuyudan su çıkar. Artık yukarıdakilerin insafına muhtaç değildir ama bunu kadın dahil kimseye söylemez. Bu arada kadın hamile kalır. Köylüler kadını belki de uzun zaman sonra çukurdan çıkarırlar ve bu arada onu çıkardıkları merdiveni unuturlar. Öğretmen bu fırsattan istifade dışarı çıkar. Bir sonraki sahnede onu denizi izlerken görürüz. Ancak, artık çukurdaki evde kalmaya karar vermiştir. Belki de şimdi onun yanına atılacak başka bir kadını beklemektedir. Filmin finalinde ise yanındaki kadının da bu çukura daha önce atılan bambaşka biri olduğunu düşünürüz.

“Woman in the Dunes” belki de en karanlık, en umutsuz kristal yatak hikayesidir. Yönetmen Teshigahara’nın bütün bir filmi bu kristal yatak evresine kurması takdire şayandır ama kristal yatağı sadece insan-insan ilişkisiyle ilgilenmez. Onun aşk mağarası; insan-tanrı, insan-doğa gibi çok daha temel olan aşk-sevgi teması üzerine kuruludur. Yalnız onun mağarasında yeşil mermerler yoktur, her şey olabildiğine çıplak ve acımasızdır.

Mehmet Berkay Sülek

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s