Yenişehir’de Bir Öğle Vakti

17Sevgi

Sevgi Soysal, son dönemde popülaritesini artırmış yazarlardan bir tanesi. Bunda, İletişim Yayınevi gibi görece büyük bir yayınevinin, kitaplarının basımını yapması da önemli bir etken olsa gerek. Soysal, özellikle “Tanta Rosa” ve benim inceleyeceğim, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” adlı eserleriyle tanınıyor ve “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” ile “1974 Orhan Kemal Roman Armağanı”nı kazanıyor.

Yazar “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”nde, bir kavak ağacının etrafında Türkiye panoramasını şekillendiriyor. Romanın, neredeyse plân-sekanslarla kurgulanmış bir film gibi işlediğini söyleyebiliriz. Soysal, farklı ekonomik-kültürel sınıflarından gelen birçok kahramana yer veriyor. Kahramanların yolları bir şekilde (çoğunlukla kavak) birleşiyor ve böylece kahramanlar ve onların hikâyeleri arasında geziniyoruz. Romanın bir labirent gibi kurgulandığını da söyleyebiliriz. Çünkü hiç beklemediğimiz karakterlerin birbirleriyle bağlantılarını görüyoruz. Soysal’ın bu romanını okuduğumda, aklıma ister istemez Sema Kaygusuz’un bu yıl yayınladığı “Barbarın Kahkahası” adlı kısa romanı geliyor. Kaygusuz da karakterlerini, bir plân-sekans içinde ve belli bir motifin etrafında şekillendirmeyi tercih ediyor. Bir başka benzerlik ise iki romanın önemli temellerinin, iki yakın arkadaş etrafında kurulması. Ali-Doğan (Soysal) ve Semih-Melih (Kaygusuz).

“Yenişehir’de Bir Öğle Vakti”, çatısını Cumhuriyet’in kuruluşu ve onun geçirdiği evrimler üzerine kurmuş bir roman. Roman, Cumhuriyet ile birlikte aniden empoze edilmeye çalışılan “Avrupalı” olma hayalinin, çürük bir kavak ağacı üzerinden eleştirisini gerçekleştiriyor. Romandaki karakterler, bugün de alışık olduğumuz üzere kültürü değil, o kültürün ürünlerini ön plâna çıkarıyor. Nitekim Soysal, romanını Batılı anlamda bir mağazada açıyor.

Peki ama romanın en temel motifi olan ağaç, bünyesinde nasıl anlamlar barındırıyor ve bu “ağaç” fikrini roman üzerinden nasıl anlamlandırabiliriz? Her şeyden önce özellikle Avrupa’da; ağacın, daha doğrusu bitkilerin, Mayıs şenliklerinde önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Bitkilerle ilişkili olan başka bir kavram-figür ise tahıl-anadır. Onun, özellikle Avrupa’nın bazı bölgelerinde ekinleri büyüttüğüne inanılır. Tahıl-ana, bazen de son elde edilen ürün olarak tasvir edilir. Mesela Danimarka’da son ürün demeti, diğerlerinden daha büyük yapılır ve “Yaşlı-Çavdar Kadın” ya da “Yaşlı Arpa-Kadın” adı verilir. Hiç kimse onu bağlamak istemez, çünkü bu işi kim yaptıysa onun yaşlı bir kadın ya da yaşlı bir adamla evleneceğine inanılır. Batı Prusya’da ise bir erkek ya da kadın, ürünü bağlamada ötekilerden geri kalırsa; öteki orakçılar, son demeti bir kadın ya da erkek şeklinde bağlar ve geriye kalan kişinin adı verilir: Örneğin, ihtiyar Michael ya da tembel Triene gibi. Son arabayla eve getirilir, eve yaklaşırlarken yolun kıyısında toplanmış olanlar geriye kalmış olan kişiye “Yaşlı kadını aldın, elinden kaçırmamalısın” diye bağırırlar[1] Belki de Soysal’ın ağaç etrafında oluşturduğu hikayesi de, bu sonuncu olma ya da sona kalma halini, “modernlik” mevhumu üzerinden şekillendiriyor. Batılı oryantalist bakışı, bizim kendi içimizde Doğu için yarattığımız Şark bakışını da işler. Bir başka deyişle, modernlik yolculuğunu tamamlayamamışlar ve “öteki” haline gelmişlerdir. Romanın sonunda yer alan kapıcı Mevlüt gibi kişiler ise, bu “öteki” bakışını benimsemiş ve sonuncu olmama, sözde modern olma yarışını tamamlama savaşı içindedirler ki bu aslında daha çok ekonomik temellere dayanan bir mücadeledir.

Soysal, bizi ilk olarak bir mağazada satış görevlisi olarak çalışan Ahmet ile tanıştırır. Ahmet belki de bu romanda yer alan bütün karakterlerin konsantre bir versiyonu gibidir. Giyimine dikkat eden,  sevgilisi Şükran ile sandviç dükkanına giden, Kızılay semtiyle kendisini özdeşleştiren, Ulus semtini ise diğerlerine ait bir kamusal alan olarak tanımlayan, hatta yabancı dil bilse, onları da cümle aralarına sıkıştırabilecek tipik bir “modern” vatandaş olarak tasvir edilir. Soysal, bir yandan da ülkenin ekonomik ortamı hakkında bilgi verir. Modern Türkiye, fiyatların bir gün içinde inip çıktığı, enflasyonun sıradan bir şey hale geldiği bir ülkedir.

Romanda ilk oryantalist bakışı Ahmet’in sevgilisi Şükran’ın ağzından duyuyoruz.

“Bir düğünler olurdu diye anlatmıştı Günseli, cenaze gibi. Kimsenin ağzını bıçak açmazmış. Ne çalgı, ne şarkı, ölü taşır gibi taşırlarmış gelini damadın evine. Köyün birinde, taşkınlık edeni, fazlaca gülü gülüvereni cezalandırırlarmış hemen. Böyle bir düğünden sonra diye anlatmıştı, bin yıl yaşlandım, sanki diri diri dört kat yerin altına gömülmüştüm. Bir saat daha duramam buralarda………………”

Soysal, neredeyse bir pan (kamera) hareketiyle Ahmet’ten ayrılır ve romanın ikinci karakterini tanırız, yani Hatice Hanımı. O da “modernlik” yolculuğunu tamamlamış, belli bir ekonomik seviyeye ulaşmış karakterlerden birisidir. Kızılay’a, yani egemen olana ait insanlardandır ya da kendisini öyle tanımlar. Marketten alışverişini yapar ve dilenen bir “çingene” görür. Bu, Hatice Hanım gibi birisi için katlanılamaz bir şeydir. Çingene onun için “öteki”, başka bir deyişle “iğrenç” olandır. Onun, kendi kamusal alanı olarak gördüğü muhitini işgal eden bir nesnedir. Çingene, ait olduğu toplumun içine ait bir figürdür ve onu kendi alanında, dışarıda görmek “iğrençtir”.

Hatice Hanım, markette Necip Bey’le karşılaşır ve biz de böylece Necip Beyin hikâyesine dahil oluruz. Gilles Deleuze’un sinema kitabında belirtmiş olduğu “kristal imaj”, yani tek bir plânda montaj (Deleuze, burada Orson Welles ve alan derinliğini örnek gösterir)[2] kullanarak, Hatice Hanımı arkada bırakır, ön plâna Necip Bey’i alır. Soysal, karakterlerinin isimlerini de özenle seçmiş gibidir.  Örneğin romanın bu kısmında karşılaştığımız Necip karakteri… Necip göçmen-zengin sayılabilecek bir ailenin çocuğudur. İsmin anlamı “soylu” olarak geçer. Necip de kendisini belki de böyle bir konumda anlamlandırmaktadır. Batı edebiyatında sıkça karşımıza çıkan, eski ihtişamlı günlerinin yasını tutan kaybetmiş “aristokrat” karakterleri akla getirir. Türk edebiyatında yakın dönemden bir örnekse, Murathan Mungan’ın “Paranın Cinleri” adlı hikaye-anı karşımı, narsisizmin sınırlarını zorlayan anlatısıdır. Mungan, bize uzun uzun kendi aristokrat ailesini ve onların çöküşünü anlatır. Romanda yer alan Necip de tam olarak böyledir. Kendisinin ve ailesinin kaybettikleri için suçladığı ise kardeşidir. Necip’in Selanik göçmeni olarak çizilmesi ise ayrıca manidardır. Necip Bey her ne kadar Viyana’da okumuş, medeniyetin kalbinde gezmiş dolaşmışsa da küçük gördüğü Şark insanlarından çok da farkı yoktur. Soysal, Necip Bey’in oğluyla olan bir kavgasına yer verir. Oğlu, babasına “Yahudi” der ve bu Necip için katlanılmaz bir şeydir. Her ne kadar, Soysal onun bu sözcüğe kızışını farklı şekilde anlamlandırmaya çalışsa da, okuyucu için durum çok açıktır. Her ne kadar, içinde bulunduğumuz toplumun, kültürel normlarına karşı gelsek de, onlardan kurtulmamız çok da mümkün değildir. Öyle ki bu normlar, dilin içerisine de yerleşmişlerdir ve belki de bir şeyi ifade etmek için kullanabileceğimiz kelimeler, bizzat o karşısında durduğumuz ideolojinin içinden gelir. Soysal, bizi Necip Beyle birlikte, bir bankaya götürür ve burada Mehtap ile karşılaşırız. Necip Bey’in belki de karşıtı olan bir karakterdir o. Mehtap, orta sınıfa yeni çıkmış bir mavi yakalı iken; Necip Bey, üst-orta sınıf bir ailenin kaybetmiş oğludur.

Necip Bey bankadan çıktıktan sonra, ülkenin geçirdiği evrimi bir fırsat haline getiren, sahip olduğu her şeyi sonradan elde etmiş bir kazananla, Güngör ile tanışırız. Zengin bir ailenin kızıyla evlenip, tanıştığı Amerikalılar sayesinde kendisine bir müşteri grubu oluşturmuş bir mobilya üreticisidir. O kuşkusuz, bu modern yolculuğu kendi çevresine göre tanımlamıştır. Batılı dünyaya büyük bir hayranlık duyan, cümlelerine yabancı sözcükler serpiştirmeyi ihmal etmeyen, “modern” müşterilerine sahte mutluluklar hediye eden bir insandır. Güngör’ün dükkanında Prof. Salih Beyle tanışırız. Karısı tarafından “Avrupalı” misafirlerine rezil olmamak için alışveriş yapmaya gönderilmiştir. İtiraf etmeliyim ki kitabı okurken birçok kez güldüm. Prof. Salih Bey’in, Güngör ile bu diyaloğu romanda yer alan en komik anlardan birisi olsa gerek.

‘’Evet, bizim apartmanın banyosu… Biliyorsunuz eski yapıları…Her şey insanın elinde kalıyor. Banyo bir felaket. Fayanslar kırık. Lavaboları ne kadar temizletsen bir şeye benzemiyor. Karım isyan etti. Dünya kadar hizmetçi parası veriyoruz. Amerika’dayken, hizmetçi tutamıyorduk, yine de karım burada banyoyu temiz tutmak iş değil, diyordu. Geçen gün, Belçikalı bir profesörü yemeğe çağırmıştık, tuvalete gitmek isteyince karım çok telaşlandı. Haklı kadın. Avrupa’da banyoya gittin mi için açılıyor. Salondan, misafir odasından şık neredeyse. Son Avrupa Konseyi için gittiğimizde, vallahi inanın, otelde, insanın canı tuvaletten çıkmak istemiyor… Aslında, alt tarafı bir banyo, ama öyle değil, gerçekten bunun sağlık ve hazım sistemi üzerinde büyük bir etkisi var. ……’’

Bu trajikomik diyalog, aslında bizim iki “modern” dünya arasında sıkışmamızın bir alegorisi olarak görülebilir. Bir yanda, en az bizim kadar köklü bir tarih ve kültüre sahip Avrupa toplumları ve onların temsil ettiği bir modernlik; yani kendi kültürlerini ve dolayısıyla onun getirmiş olduğu materyal kültürü koruyup devam ettirmeleri. Bir yanda Amerika gibi çok kısa bir tarihe sahip bir ülkenin, sıfırdan yeni bir kültür ve dünya yaratımı. Bu çatışmanın en büyük nedenlerinden birisi ise Amerikan sermayesinin ve kültürünün ülkeye hızla hücum etmesi olarak gösterilebilir. Nitekim Soysal da romanında bu Amerikan etkisini birçok kez gösterir (sandviç dükkanları, Amerika’da yaşam, Amerikalı arkadaşlar vs.)

Prof. Salih, aslında bizi romanın kilidi ve ana kahramanları olarak görülebilecek Ali-Doğan-Olcay üçlüsüne götürecek ilk karakter olarak karşımıza çıkıyor. Romanın bir başka önemli kahramanı da Mevhibe Hanım, (özellikle eski bir isim seçilmiş gibi gözüküyor) ve onun yaratmış olduğu ev ortamı olarak görülebilir. Burada Soysal yine, Mevhibe Hanımın tam karşıtı bir karakteri (bu sefer içeriden) karşımıza çıkarıyor. Soysal’ın, özellikle evin hizmetlisi Nurten’e ve onun temsil ettiği belki önemsiz ama sıcak dünyaya duyduğu sempatiyi gözlemliyoruz. Mevhibe Hanım ise her şeyi kontrol etmeyi seven, kafasını “modern” olmanın bir göstergesi olarak gördüğü sağlıklı yaşam gibi mevhumlara takmış, ama iş gerçekten modern bir tavır takınmaya gelince, geri kafalılıktan da geri kalmayan (oğlunun sinema okumasına karşı çıkıyor) bir tavır alan bir “cumhuriyet” kadını olarak çizilir. Bunun dışında, Mevhibe Hanımın ailesinin Ankara’nın sonradan yaratılmış köklü ailelerinden birisi olduğunu, babasının Atatürk ile bizzat tanıştığını öğreniyoruz. Tabii Mevhibe Hanım da bunun haklı gururunu yaşıyor belki de. Bugün bir benzerini gördüğümüz, iktidarda olan egemen gücün kendi burjuvasını yaratma çabasının bir sonucu olarak görebiliriz Mevhibe Hanım ve ailesini.

‘’Eski Halk Partililerdendi Mevhibe Hanım. Yıllardır kadın kollarında çalışıyor ve bu kollara bağlı yardım derneklerinden birini yönetiyordu. Her Perşembe dernek yöneticileri ya hastaneye, ya öksüzler yurduna, ya da düzenledikleri sünnet düğününe giderlerdi. Mevhibe Hanımın babası, Atatürk zamanında vekillik yapmıştı. Ankara’nın bütün kalburüstü ailelerini tanırdı………’’

Olcay ve Doğan ise bu “köklü” ailenin, iyi eğitim alması beklenen çocukları olarak karşımıza çıkıyorlar. Küçük kardeş Olcay’ın, sürekli olarak Fransa’da okuyan Doğan’ın gölgesinde kaldığını ve bu yüzden de pek iyi anlaşamadıklarını öğreniyoruz. Bu durum Doğan’ın ülkeye temelli dönmesiyle değişiyor. Bu iki kardeşin yakınlaşması ise “Duvar” adlı bir kitap üzerine tartışmaları üzerine gelişiyor. Bu kitap sayesinde, aralarındaki duvar kalkmış oluyor ve Doğan-Ali-Olcay arasındaki ilişkinin başlangıcı atılıyor.

Ali ile ise, yıkılmakta olan kavak ağacını Doğan’la izlerken tanışıyoruz. Soysal bize onların ne kadar farklı insanlar olsa da (ekonomik olarak) bir arada olduklarını anlatıyor. Romanda birçok kez karşımıza çıktığı gibi önce Doğan karakterinin geçmişine dönüyoruz. Onun küçüklüğünden beri birçok farklı şeye ilgi duyduğunu görüyoruz. Burada Soysal’ın verdiği örneklerden birisi olan ipek böceği oldukça ilgi çekici. İnsanın aklına ister istemez, Cumhuriyet ve onun üstten gelen, aceleci “modernlik” düşüncesi geliyor. Doğan’ın ipekböceklerini karton kutulara koyması, yani onları doğal ortamlarından koparıp alması ve bir süre sonra ilgisini kaybetmesi sonucunda ipekböceklerinin ölmesi, erken Cumhuriyet yıllarını fazlasıyla düşündürüyor. Cumhuriyet Türkiye’si de kendi halkını modernlik kutusu içine hapsetmiş, yani onları kendi yolculukları içerisinde değil, onlar için hazırlanan bir yola sokmuş, ama bir süre sonra da terk etmiştir. (köy enstitülerinin kapatılması vs). Bunun sonucunda ise, sadece Batı dünyasına bakan ve onun değerlerini benimseyen bir kitle ile sadece Doğu’nun değerlerini benimsemiş başka bir kitle (öteki) ortaya çıkmıştır.

Doğan’ın Fransa eğitimini yarım bıraktığını ve sinema sevdasına tutulduğunu öğreniyoruz. Mevhibe Hanım her ne kadar, sanata “sözde” değer verse de oğlunun sinema okumasına karşı çıkıyor ve Doğan aldığı ekipmanla birlikte yurda dönmek zorunda kalıyor. Arkadaşlarıyla beraber sinema dergisi çıkarmaya başlıyorlar. Bu arada, gecekondu mahalleleri hakkında bir belgesel de yapmaya karar veriyor ve post-kolonyal bakışa yenik düşüyor. Belgesel günümüzde en önemli kullanım aşanlarından birisi ve “öteki” kavramı üzerinden yürüdüğünü söyleyebiliriz. Bugün belgesel film yapımının yükselişinin nedenlerinden birisi de bu olsa gerek. Artık dünyanın ekonomi-politik haritasının tamamen değiştiğini söyleyebiliriz. Bunun sonucunda da yeni “ötekiler” oluşturulmaya başlandı. Bir başka deyişle artık kaydedilmesi gereken yeni şeyler var. Doğan da bu içgüdüyle gecekondu mahallerini çekmeye gidiyor. Onun için bambaşka bir dünya burası. Onların düğünlerini, sokakta patlamış toplarla oynamaya çalışan çocukları, kahvehanede oturan yaşlıları, yani onun dünyasında olmayan ne varsa onu çekmeye gidiyor ve benzer olan şeyleri eliyor. Tıpkı Türkiye’ye gelen yabancıların, onlara benzeyen, Batılı yaşam tarzını benimsemiş insanları çekmek yerine; kara çarşaflı kadınları, sakallı adamları ve namaz kılan insanları çekmeleri gibi.

Doğan, belki de biraz umutsuzca, bu film için bir gösterim düzenliyor. Aslında filminin başına binbir türlü şey geliyor ama gösterimden sonra, arkadaşlarıyla birlikte bu film üzerine çok önemli bir filmmiş gibi tartışıyorlar ki bu günümüzde de en çok tartışılan sorulardan birisi olsa gerek. “Sanatın ne olup, ne olmadığı?” Ali de bu gösterimde yer alanlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor ve Doğan’a en dik soruları, ait olmadığı bir dünyada sorma cesaretini gösteriyor. Ali ve Doğan’ın arkadaşlığı böylece başlamış oluyor. Bu ikiliye daha sonra Olcay da katılıyor ve işler biraz daha karışıyor, tabii Mevhibe Hanım açısından…

Ali ve Olcay’ın yakınlaşmaları bir ağabey olarak Doğan’ı oldukça rahatsız ediyor. Bu gerilim, bir doruk noktasına varıyor tabii. Ali ve Doğan’ın, Olcay hakkında tartıştıklarını görüyoruz. Doğan, tüm o Batılı eğitimine rağmen, kendi toplumunun kalıplarına yenik düşüyor. Olcay ise, Ali ve onun temsil ettiği “Şark” ve ‘ailesinin temsil ettiği Batılı anlamda “modernlik” arasında sıkışıyor. Aslında Olcay’ın Ali’yi ailesiyle tanıştırmamasından, onun da bu oyuna yenik düştüğünü anlıyoruz. Yani aslında Ali ile olan ilişkisini, annesi Mevhibe Hanım üzerinden şekillendiriyor. Annesiyle beraber Madame Butterfly operasını izlemeye gidiyorlar. Bu operanın özellikle seçilmiş olduğu aşikar… Olcay da aslında kendi dünyasına ait olmayan biriyle beraber oluyor aynı Madame Butterfly ve Amerikalı sevgilisi Pinkerton gibi… Ama Olcay, bu iki dünya arasında bocalamaya başlıyor ve Ali ile bağını koparmaya karar veriyor. Bu ilişkinin bitmesi, aynı zamanda Ali ve Doğan’ın bir araya gelmeleri ihtimalini de artırıyor.

Soysal, bizi bundan sonra Ali ve Doğan ile ilk tanıştığımız yere, devrilen kavağın yanına götürüyor. Doğan ve Ali’nin yine tartışmaya başladıklarını görüyoruz. Doğan, tipik bir oryantalist bakış açısıyla, onun da diğerlerini, ezilenleri anlayabileceğini söylüyor ve kendi vicdanını rahatlatmaya çalışıyor. Belki de Ali’nin yanında olması bile, Doğan için Ali ve onun temsil ettiği hayatı ne kadar iyi anladığının bir göstergesi… Aynı günümüz sinemasında gördüğümüz gibi..Türk sinemacıların sıklıkla Doğu’ya gitmesi; onların zoru nasıl başardığını gayet oryantalist bir dille anlatıp, ülkenin büyük festivallerden ödülleri toplaması gibi. Benzer bir yaklaşımı, Amerikan sinemasında sıklıkla karşımıza çıkmaya başlayan Afro-Amerikan ve Asyalı kahramanlarda da gözlemleyebiliyoruz

Soysal, romanın son kısımlarında fazlasıyla “öteki” iki karakterin hikayelerini anlatıyor. Özellikle Ali ile hapisten tanışıklığı olan Aysel hakkında apayrı bir roman bile yazılabilir. Asıl ilginç olan ise, Ali’nin bu hayattan koca bir ders almış Aysel’i hor görüşünü hissetmek oluyor.

Soysal, romanını Batılı dünyayı temsil eden orta sınıftan bir karakterle açarken, Batı ve Doğu arasında sıkışmış, bu iki dünyayı aynı anda sürdürmeyi isteyen bir karakter olan Mevlüt ile kapatıyor. Mevhibe Hanım ve apartman sakinleri ile kendi küçük dairelerinde yaşayan karısı ve oğlu… Mevlüt’ün karısıyla, yukarıdaki dünyaya dahil olma konusunda sıklıkla tartıştıklarını görüyoruz. Yukarıda yer alan dünyaya en kolay çıkış yolu, onların istediğini yapmak, kendilerini onların isteği doğrultusunda şekillendirmek olsa gerek. Nitekim Mevlüt de bunu yapıyor. Örneğin karısına, kavak ağacına ip gerip astığı çamaşırları kaldırmasını, çünkü Mevhibe Hanım’ın rahatsız olduğunu söylüyor. Mevlüt için Kızılay gibi bir yerde, yani içeride yer almanın tek mümkün yolu (hele okuma bile bilmezken) bu apartmanın kapıcısı olmayı sürdürmek. Sonunda, kavak ağacına gerilmiş ipi koparmaya çalışıyor ve ağaca asıldıkça asılıyor, etrafta bulunan insanların uyarıları onun için duyulmaz hale geliyor. Mevlüt’ün tek isteği, bir şekilde sadece o dünyada yer almak. İncelemeyi bu noktada Sevgi Soysal’ın satırlarıyla bitirmek yerinde olacaktır.

“Mevlüt deli gibi asılmıştı çamaşır ipine. Kavak biraz önceki gibi yavaş yavaş değil, hızla sallandı. İtfaiyeciler Mevlüt’ü görünce çekilmesi için bağırdılar. Ama çok geçti artık. Mevlüt’ün ne bir şey duyacak, ne görecek, ne de koparıp atmaktan vazgeçecek hali vardı. Çamaşır ipi onu sımsıkı, kıpırdamayacak biçimde bağlayan çaresizlikti sanki ve bu ipi kopararak prangasından boşanmış bir köle gibi özgür olacak, bir kağıt gibi dümdüz ezilen yüreği, bir insan yüreğinin boyutlarını kazanacaktı. Ne pahasına olursa olsun, Kızılay’ın göbeğindeki bu kapıcılığı kaybetmemek istiyordu, sadece.”

Mehmet Berkay Sülek


 

Kaynakça

Frazer J., Altın Dal (2004), Payel Yayınları: İstanbul

Baker U., Beyin Ekran (2015), Ege Berensel (Derleyen), Birikim Yayınları: İstanbul

http://www.turkishstudies.net/Makaleler/786329832_53K%C3%96%C5%9EEL%C4%B0%20YUSUF%20SOS-777-792.pdf- Yusuf Köşeli, “TAYYİB SÂLİH’İN MEVSİMU’L-HİCRE İLA’Ş-ŞİMÂL ADLI ROMANINDA POSTKOLONYAL İZLEKLER”

http://www.iletisim.com.tr/kisi/sevgi-soysal/5614#.VnkRk_mLSUk

 

 

 

 

 

 

[1] Frazer, J. 2004. Altın Dal. Mehmet H. Doğan(çev)Payel Yayınları. İstanbul. sy 332-333

[2] Baker, Ulus.Beyin Ekran. 2015. Birikim Yayınları. Sy 270

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s