Rahşan Apay Röportajı

rahşan1Bu röportajımı değerli viyolonsel sanatçısı Rahşan Apay’la gerçekleştirdim. Apay, ilk resitalini 11 yaşında verdi. Türkiye’deki eğitimini tamamladıktan sonra, yurt dışında Alexander Rudin, Philippe Müller, Raphael Pidoux gibi önemli çellistlerin ustalık sınıflarına katıldı. Philippe Müller tarafından Paris’e davet edilerek, hem Prof. Müller ile hem de Fransız Helmerssohn ile çalışmalar yaptı. İtalya’da Accademia Musicale Chigiana gibi dünyaya birçok isim armağan etmiş bir okulda eğitim aldı. Salvatore Accardo, Zubin Mehta, Riccardo Chailly ve Claudio Abbado gibi isimler sadece birkaçı.. 1998 yılında Ankara’da düzenlenen Uluslararası Viyolonsel Yarışması’nda ikincilik ödülü sahibi oldu. Biz de Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası Viyolonsel Grup Şefi Rahşan Apay’la gerçekleştirdiğimiz röportajda, Türk bestecileri, dünya prömiyerini yapmış olduğu Necip Celal Andel’in Viyolonsel Konçerto’su gibi birçok konuda konuştuk. Bu keyifli sohbeti, zevkle okuyacağınıza eminim.

Müzik eğitiminize piyanoyla başlayıp, daha sonra çelloya geçtiniz. Sizi çelloya kim yönlendirdi?

Aslında müziğin içinde doğdum diyebilirim. Anneannem ud çalardı. Babam Çınar Apay, profesyonel caz sanatçısı. TRT Caz Orkestrası’nda uzun yıllar birinci alto saksafon sanatçılığı yaptı, flüt çaldı. Şimdi emekli oldu ama halen konser ve cd çalışmalarına aktif olarak devam ediyor. Annem ise çok uzun yıllar şarkı söylemiş. Hatırlıyorum, ben daha çocuktum, bizim evde provalar yapılırdı. Sabahlara kadar kayıtlar yapılır, notalar yazılırdı. Bir gün babam bana “ileride ne olmak istiyorsun?” diye sorduğunda, “sporcu olmak istiyorum.” demiştim. Çünkü müzik, hayatımızın o kadar içindeydi ki, müziği seçmek gibi bir kavram oluşmamıştı kafamda. Hatta o zamanlar buz patenine merak sarmıştım. Daha sonra babam bu işin çok uzun süreli olamayacağını ve konservatuvara girmemin yeteneklerim açısından çok daha verimli olacağını söyledi. Böylece beş yaşında Belediye Konservatuvarı’na girdim, ancak birinci senenin sonunda atıldım. Sebep gözlerimin bozuk olmasıydı. Genetik olarak ailemdeki miyopi hastalığı bende de açığa çıkmıştı. Okulda tahtayı göremediğim için derslerden çok kopuktum. Bu yüzden de içine kapanık bir çocuk olmuştum. Kendi dünyamda yaşamayı çok severdim. Bir kaç yıl sonra, babam TRT’de çalıştığı için, TRT’nin gençlik korosu sınavlarına soktu ama oraya da alınmadım. “Sesi çıkmıyor.” dediler, zaten şu anda bile zor şarkı söylerim! Bu arada bale ve halk danslarıyla da ilgilendim çocukken. İlkokulu bitirdikten sonra Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin sınavlarını kazandım ve viyolonsel bölümüne seçildim. Hocam İhsan Kartal kısa bir süre sonra Amerika’ya yerleşti. Ben de bir süre Nusret Kayar’la çalıştım. Ondan sonra ise daimi olarak Reşit Erzin’le çalışmaya başladım ve okuldan onun öğrencisi olarak mezun oldum. Mezuniyetimden hemen sonra Almanya, İtalya ve Fransa’ya gittim. Orada önemli hocaların ustalık sınıflarına katıldım.  Döndüğüm zaman, birikimlerimi solo kariyerimde ve çaldığım orkestralarda pekiştirmeye, ayrıca gençlerle de paylaşmaya gayret ettim ve halen de ediyorum.

Peki, babanızın caz müzisyeni olması sizi nasıl etkiledi? Kendinizi caz müziğine daha yakın hissettiğiniz oldu mu?

Elbette çok yakın hissediyorum. Çünkü tüm çocukluğum ve gençliğim Süheyl Denizci TRT Caz Orkestrasının provalarını ve konserlerini izleyerek geçti. Neşet Ruacan, Kamil Özler, İmer Demirer vs, hepsi bebekliğimi bilirler. Onları izlemek benim için oyun gibiydi. Hep onlarla birlikteydim. Büyüyüp de yıllar sonra kendileriyle meslekdaş olarak müzik yapma şansına eriştiğimde büyük onur duydum. Onlar benim müzik ailem… Belki doğaçlama yapmıyorum ama, caz orkestrasıyla birlikte bir çok kayıt yaptım.

Eğitiminiz sırasında, sizin üzerinizde en çok etkisi olduğunu düşündüğünüz isim kim oldu?

Viyolonsel hocam Profesör Reşit Erzin. Reşit Bey sadece bir viyolonsel hocası değil, bir hayat okuluydu. Onunla konsere gitmek, bir konseri tartışmak, yemek adabını öğrenmek, bir resme, heykele nasıl bakılacağını öğrenmek, bir eserin nasıl ele alınacağını öğrenmek harikaydı. Reşit Erzin, beni çok törpüledi. Kendisiyle 10 seneden fazla çalıştık. Sanatçılığıma katkısı sonsuzdur.

Türkiye’deki orkestralarda kimi zaman aileci bir yapı olduğundan bahsediliyor. “Bu bunun oğlu, bizim mutlaka bunu almamız lazım” gibi. Siz okuldan mezun olduktan sonra, böyle zorluklar yaşadınız mı?

Yaşamadım. Çünkü ben hep çok çalıştım. Yaptığım her şeyi bileğim hakkıyla yaptığımı biliyorum. Bunu yakın çevrem ve dinleyiciler de biliyorlar. Babamın varlığının çok katkısı oldu elbette, ama kendisi her zaman, “başkalarına nasıl davranılıyorsa, benim kızıma da o şekilde davranılması gerekir” demiştir. Başka pek çok zorlukla karşılaştım, hala da karşılaşıyorum. Müzik pastası çok küçük ve bu pastadan isteyenler sayıca çok fazla ve giderek de artıyor. Dünyanın da küreselleşmesiyle birlikte artık sınırlar kalkıyor. Eğitim sistemlerindeki farklılıklar da kalktı. Herkes her şeye çok çabuk ulaşabiliyor. Böyle bir dünyada da, seviye daha yukarılarda oluyor. Ancak ülkem adına şöyle bir öz eleştiride bulunabilirim; Türkiye’nin iyi eğitimli gençleri yaşatmaya çok uygun bir zemini yok. Hepimizin benlik duygusu çok fazla. Her şey, her yer benim olsun düşüncesi çok yaygın. Topraklarımızdan her ne kadar nice erenler, dervişler çıkmış olsa da; maalesef ‘biz’ kavramını çok fazla yaşatamıyoruz şehir hayatımızın içinde… Yaşatamadığımız için de, destek yerine pek çok konuda köstek ön plana çıkıyor. Ama bunlara karşı dik durmak, dirayetli olmak, inandığın yoldan şaşmadan yürümek, dua etmek ve çok çalışmak lazım.

rahsan2

Cihat Aşkın’ın bulup çıkardığı Necip Celal Andel’in Viyolonsel Konçertosu’nun dünya prömiyerini gerçekleştirdiniz. Bize biraz bu süreçten bahsedebilir misiniz?

Evet beni çok mutlu eden, içime sinen bir proje oldu. Bir gün Cihat Aşkın aradı ve Eskişehir Senfoni Orkestrası ile birlikte Tango bestecisi Necip Celal Andel’’in tavan arasında bulunan çello konçertosunu çalmayı isteyip istemeyeceğimi sordu. Çok mutlu oldum ve heyecanla kabul ettim. Böylelikle 2009 yılında Cihat Aşkın’la birlikte, şef Burak Tüzün yönetiminde Eskişehir Senfoni Orkestrası ile birlikte gerçekleştirdik bu kayıdı. Türk bestecilerine ayrı bir hassasiyetim var. Tarih ve kültür mirasımızı, gelecek nesillere bırakacak olanların bestecilerimiz olduğunu düşünüyorum. Besteciler yaratıcı, biz yorumcular ise aktarıcıyız. Dolayısıyla her Türk bestecisinin eserinin mümkün olduğunca seslendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Türk bestecilerinden bahsetmişken, şu anda hala gün yüzüne çıkmamış besteciler için hazırlanmakta olan bir katalog çalışması var mı ?

Şu anda Cihat Aşkın kendi alanı için öyle bir çalışma yapıyor. Ben de bunu çello için yapmak istiyorum ve çalışıyorum da zaten. Bunun için önümüzdeki dönemlerde bir çalışma gündeme gelecek. Bu dönemde ise, tozlu raflarda kalmış sonatları, solo eserleri alıp konserlerde çalmaya gayret ediyorum. Bunun haricinde, yaşayan bestecilerle iletişim halindeyim. Bir sürü besteci dostum, arkadaşım var. Çello için yazdıkları eserleri seve seve seslendiriyorum. Erkek arkadaşım Armağan Durdağ da bir besteci. Yakın zamanda Roxana adında bir viyolonsel konçertosu yazdı. “Roxana” benim ismimin Pers dilindeki karşılığı. Bu eser ise, Büyük İskender’in nikahlı tek eşi Roxana’nın anlatımıyla İskender’i ve dev imparatorluğunu, dünya halklarını birleştirme hayalini, tutkularını, farklı kültürlere olan saygısını manevi ve felsefi açıdan değerlendiriyor. Konçerto, toplam 35 dakika olup üç bölümden oluşuyor. Geçtiğimiz yıl (2013) hem Antalya Devlet Senfoni hem de Bursa Bölge Devlet Senfoni Orkestralarıyla seslendirdik. Bursa’da şefimiz İbrahim Yazıcı, Antalya’da Vladimir Altschuler yönetti. Şimdi umuyorum, İstanbul’da da bu eseri seslendireceğiz. Türk bestecileri ile ilgili çalışmalarım devam edecek. Öncelikli hedefim, yurt dışına gittiğim zamanlar bizim toprağımızın sesini de götürmek.

Günümüzde neden seyircileri şok edecek, yeni bir tarz oluşturacak besteler yapılamıyor sizce?

Çok güzel bir noktaya parmak bastın. Bu soruyu belki bir besteciye sorsak çok daha kapsamlı bir cevap verebilir. Şöyle düşünüyorum; Beethoven, Mozart, Rachmaninov zamanlarında bestecilik kuralları belliydi. Kuralları bugünkü kadar gelişkin değildi. Ama bu kurallar dünyanın da değişim göstermesiyle birlikte gelişti, farklılaştı, özgürleşti. Hatta kural diye bir şey bile kalmadı neredeyse. Mesela, bugünün en büyük bestecilerinden Estonya’lı Arvo Part, tamamen uzaysal sonsuzluğun müziğini yapan bir besteci. Amerika’da yaşayan, gururla kendisinden bahsettiğimiz Roma ödülü sahibi Türk bestecimiz Kamran İnce ise dev kontrastların ve tekrarların müziğini yapan, bunları Türk ve Bizans renkleriyle harmanlayan bir isim. Philip Glass, sürekli aynı temaları, motifleri ele alan ve onların ustaca düzenlenmiş tekrarından sanat yaratan bir besteci. Bunun gibi yüzlerce, binlerce besteci ve akım var günümüzde. Eskiden bir romantizm akımı vardı, empresyonizm akımı vardı ve besteciler bunları takip ederlerdi, ama şu anda aynen modada olduğu gibi bütün stiller aynı anda varlar. Dünya da, her anlamda çoklu geliştiği için, “star” yani teklik kavramı kalmadı. Hem performans sergileyenler, hem de besteciler anlamında. Bugün kulağa çok hoş gelen bir çok müzik var. Örneğin, “Yüzüklerin Efendisi” filminin müzikleri çok etkileyici ama şok edici mi, hayır. Fakat kalbe iyi gelen bir müzik. Bunların hepsi çok göreceli kavramlar. Dünyada her şey aynı zamanda var ve bu böyle devam edecek. Artık, bizi şok edecek bir müziğin çıkmasını beklememeliyiz zaten. Çünkü bir müzik birine güzel gelirken, bir diğerine  gelmeyebilir. Dünyada bugün sekiz milyar insan yaşıyor. Herkesin algı ve eğitim seviyesi aynı değil; aynı şehirde ve hatta aynı camiada bile olsa. Bu nedenle, herkesi mutlu edecek şartların ortaya çıkması zor. O yüzden bırakalım, herkes için her tat var olsun…

Sizin de dediğiniz gibi, günümüzde artık birçok şey bir arada yaşıyor ama hala Türk bestecileri belli arenalara çıkamıyor. Sizce bunun sebebi nedir?

Bana göre bestecilerimiz kendi özgün müzikal dillerini, ülkelerinin etnik tohumlarıyla temellendirebilme amacı taşıyorlar. Ya da bu süreçten geçiyorlar diyelim. Fakat, bizler o kadar zengin bir kültürün üzerinde yaşamaktayız ki, ancak bu malzemeyi kullanabilecek yeterli donanımı, içsel özgürlüğü, güveni yeterince ortaya çıkarmayı başarabiliyor muyuz acaba diye düşünüyorum. İlk Türk Müzik hareketi “Türk Beşleri” ile birlikte başladı. Ahmed Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar bu hareketin öncüleri oldular. Türk Beşleri’nden bazısı yurt dışına giderek çeşitli hocalarla çalışma fırsatı buldular. Yurda döndükten sonra ise kendi halk müzikleri üzerine çeşitli çalışmalar, araştırmalar yaptılar. Kendilerinden daha sonra gelen kuşak ise bu akıma uzak durdu. Tamamen soyut bir müzik üzerine eğildiler. Şimdiki kuşak ise, dünyada etnik bir kimliğe sahip olmanın güzelliğini farkına vararak çalışmalarını bu doğrultuda ilerletmekte. Biz icracılar bestecilerimizden eser üretme konusunda hep talepte bulunmalıyız. Onların eserlerini anlamalıyız. Dilleri yabancı geliyor diye sırt çevirmemeliyiz. Gerçek besteci, çağını uluslararası düzeyde takip eden ve onu ileriye götüren kişidir. Onları ve ürettikleri sanatı, özellikle biz performansçılar olarak anlamaya çabalamazsak; kendi bildiğimiz dille yetinip, bütün dünyada süregelen yeni müziğin sınırsız dallara açılan dilini çözmeye yeltenmezsek; sanatı gelecek kuşaklara aktaran kişiler olmak yerine, ondan sadece kariyer anlamında faydalanan sıradan müzisyenler oluruz. Bu bir sistem. Besteciler üretir, biz onları sanatsal birikimimiz ve duyarlılığımızla hayata geçiririz. Karşılıklı olarak arz-talep olmazsa, bu yeni eserler tıpkı Necip Celal Andel’in başına gelen gibi, tavan arasındaki bir sandığın içinde yıllarca saklı kalır ve gün yüzüne çıkamaz. İşte bu yüzden de birçok besteci küsüyor, yeni eserler vermiyor. Tabii gelecekte kimin kalıcı olacağına zaman karar verecek.

63

Besteci Kamran İnce’yle birçok konserleriniz olmuş, biraz bahseder misiniz?

Kamran İnce ile besteci Armağan Durdağ sayesinde tanıştık ve Armağan’ın hocası olması vesilesiyle bir araya geldik. Armağan, bir gün bana “Kamran İnce’nin solo çello için yazılmış MKG adlı bir eserinden söz etti. Dinler dinlemez bu eseri repertuarıma almak istedim. Derken bu eser sayesinde müzikal anlamda da bir araya geldik ve arkasından birlikte çalmaya, bir konser yapmaya karar verdik. Böylelikle kendisinin eserlerinden oluşan ‘İnceliklere Dair’ adlı bir proje doğdu. Kamran Bey bir çok eserini beraber çalabilmemiz için çello ve piyanoya uyarladı. Bu projeyi sırasıyla Borusan Sanat Evi, Nardis Jazz Club ve Süreyya Operası’nda verdiğimiz konserler ile hayata geçirdik. Kendisiyle çalmak, hele ki onun müziklerini birebir kendisiyle çalmak, hakikaten olağanüstü bir deneyimdi.

Cihat Aşkın’la beraber de “Kadın Besteciler” adlı konserleriniz oldu. Bunun gibi başka tematik konserleriniz olacak mı? Başka projeler var mı?

Tematik konserler olacak, çünkü günümüzde böyle bir zorunluluk belirdi. Artık seyirciler de bir temanın içinde olmayı daha çok seviyorlar. Konser salonlarından da bu yönde talepler gelmeye başladı. Bu da değişen dünyanın bir mecburiyeti aslında. Günümüzün kaybolmuşluğunda, bir yere ait olma duygusunun iyi geldiğini düşünüyorum…

Peki sizden, konser öncesi ya da sonrasında yaşadığınız, unutamadığınız bir anınızı dinlesek..

Atina’ya şef Selman Ada yönetimindeki İstanbul Devlet Opera Orkestrası ile birlikte Ahmed Adnan Saygun Viyolonsel Konçertosu’nu çalmak için gitmiştim. Konsere çıkmak üzere kuliste hazırlandım. Son beş dakika kala talihsiz bir şey oldu. Bembeyaz kıyafetimin arkası sandalyedeki ne olduğunu anlayamadığım bir şeyle leke içinde kaldı. Ne yapacağımı şaşırdım. Konsere son üç dakika kala! Hemen arkadaşlarımdan yardım istedim. Çok hızlı bir şekilde elbisemin arkasını yıkadılar. Leke çıkmıştı ama konsere ıslak elbiseyle çıkmak durumunda kaldım. Başka bir anım da şöyle; 2009 senesinde Aşkın Ensemble olarak Anadolu turnesine çıkmıştık. Uzun ve yorucu bir turneydi. Her gün prova, konser ve seyahat halindeydik. Bu turneden önceki solo konserlerimin getirdiği yorgunluğun üzerine bu turnenin yoğunluğu da eklenince sürmenaj benzeri bir hal oluştu bende. Zihnen aşırı yorgun bir haldeymişim ki, turnenin ayaklarından Denizli’de konser verirken, o an konserde olduğumu unutup, provadaymış gibi yayı bırakıp ve elime kalemi alıp notada yazılı olan yayları düzeltmeye başladım. O sırada yanımdaki arkadaşım şok olmuş bir şekilde bana bakmaya başladı. Ben de niye bana bu şekilde bakıyor diye düşünmeye başlarken, oynatmaya başladığı kaşı ve gözünden dolayı içinde bulunduğum durumu anladım. Konserden sonra bütün müzisyen arkadaşlarım gelip gülerek beni tek tek tebrik ettiler! Bazen çok çalışmak böyle sonuçlar verebiliyor işte..

74

Son zamanlarda takip ettiğiniz, bize de takip etmememizi önereceğiniz viyolonsel sanatçıları kimler?

Son zamanlarda iki yeni aşkım var. Bunlardan bir tanesi Amerikalı çellist Alisa Weilerstein. Kendisini ilk dinlediğimde şoka girdim. Bu nasıl bir varlıktır, nasıl bir çalıştır diye… Hala dinliyorum. Okuyuculara buradan söyleyeyim, 2 Aralık’ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu’na geliyor. Bence hakikaten kaçırılmaması gereken bir konser olacak. İkincisi ise İtalyan çellist Sol Gabetta. Bu iki ismi günümüzün virtüözleri olarak dinlenmesini şiddetle tavsiye ediyorum.

Son zamanların en çok konuşulan konusu, Türkiye Sanat Kurumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir söz vardır. Kim olduğun değil, kimlerden olduğun önemlidir diye. Maalesef ülkemizin koşulları için çok uygun ve geçerli bir söz. Kim ne kadar güçlüyse, onun sözü daha geçerli oluyor. Türkiye’de sanat adına maalesef pek çok yanlışın yapıldığını üzülerek izliyoruz. Ancak bir yandan da bu yapılan yanlışlıkların, yıllardır süregelen atıl bir sistemin yeniden yapılanmasına yol açtığı için seviniyorum. Umarım aklı selim insanlar en doğru şekilde hareket ederler.

Sizce eskiye göre Türkiye’de konser vermek daha mı kolay, yoksa daha da zorlaşmaya mı başladı?

Aslında dünya genelinde konser sirkülasyonunda bir azalma var. Hatta bunun örneklerini görüyoruz. Yunanistan’da orkestra kapatılıyor, Brüksel’de konservatuvara öğrenci alınamıyor. Belçika’da yine orkestralar kapatılıyor. Klasik müzik yaş ortalaması altmış yaş üzeri dinleyiciler tarafından daha çok dinleniliyor. Gençler daha hızlı müzikleri seviyorlar. Çünkü artık hayat çok hızlı. Geçen gün yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Saat sabahın sekizi. Dolmuştayım. Yanımda oturan genç kız sabahın sekizinde oldukça sesli ve hızlı ritimde bir müzik dinliyor. Bütün dolmuşun içine o ritm yayılıyor. Sabahın sekizinde bu müzik nasıl dinlenir diye düşünüyorum gerçekten de. Yaşamın içinde hiçbir şey yavaş ve dingin değil. Hayat akışımız da hamburger yemek gibi hızlı, çabuk ve geçiştirilebilir bir hal aldı. Klasik müziği dinleyenler, dinginliği arayan orta yaş üzeri insanlar. Ülke olarak çok genç bir nüfusa sahibiz. Ancak maalesef bu genç nüfus, Türk popu ve arabeskin köleleri haline geldi. Neden köle diyorum; çünkü köle, kendisine verilen kadar yer, verilen kadar içer. Müzikte de verilenle bir nevi güdümleniyoruz. Bilenler bilir, müzikle aslında pek çok şeyi yapabilir ve değiştirebilirsiniz. Artık şarkı sözlerinin içindeki gibi seviyor, şarkı sözlerindeki gibi ayrılıyoruz. İnsanın birey olmaya dair hakları yavaş yavaş ve sinsice elinden alınıyor. Tüketim ağına düşürülerek balon ideallerin peşinden koşmaya başlıyoruz giderek. Birileri, bu güzel, bunu alın, bunu tüketin, bunu dinleyin, buraya gidin, bunu giyin dediği için otomatik robotlar gibi şuursuzca yapıyoruz. Bilinçaltlarımız dünyanın en iyi PR şirketlerince reklamlar, şarkılar, sözde iyi yaşam standartları gibi kavramlarla kolaylıkla donatıldığı için, biz de sanki aslında kendimiz bunu istiyormuş, talep ediyormuş gibi ulaşmaya, almaya, tüketmeye, giymeye, gitmeye, dinlemeye çalışıyoruz. Yazık ki insan olmanın “kendini fark etmekten” geçtiğini anlayamadan ömürlerimizi tamamlıyoruz.

Yurt dışındaki orkestralar, gençler ve çocuklar için konserler düzenliyor. Ülkemizde neden böyle konserler yapılmıyor?

Gerçekten doğru bir noktaya parmak bastın. Artık bizler kendi dinleyicilerimizi yetiştirmek zorundayız. Bizler üniversitelere, liselere gidip konserler vermeliyiz. O çocukların her biri bir enstruman çalmasa bile, gelecekte iyi bir dinleyici olabilmesi önemli. Çocuklara yönelik daha fazla konserler yapılmalı, çok doğru söylüyorsun.

Türkiye’deki müzik yayıncılığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de klasik müzik anlamında birçok şey çok geç oldu. Gönül isterdi ki daha fazla şey yapılsın. Bizim de “Mezzo” gibi bir kanalımız, bir sürü müzik dergimiz olsun. “Andante” dergisinin basılması takdire şayan. Kendi okuyucusunu oluşturmuş bir dergi. “Opus” dergisi ise sadece Ankara’da çıkıyor. Bu işler ciddi bir sponsorluk gerektiriyor. Bu anlamda Türkiye’nin ilk müzik dergisi “Orkestra Dergisi”dir. İstanbul Filarmoni Derneği’nin çıkardığı, elli, elli beş yıldır kesintisiz olarak baskısı devam eden bir dergidir. Benim için en ciddiyeti olan dergi de odur.

Donizetti Ödülleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Böyle bir ödül töreninin Türkiye’de başlatılmasını takdir ediyorum. Türkiye’de bu işi yapan sanatçılar için böyle motivasyonlar önemlidir. Fakat böyle ödüller verilecekse eğer, ciddi seçici sanat kurulları olması gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir şaibeye yer vermeden, son derece şeffaf bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini; seçilecek aday kriterlerine daha gerçekçi ve ciddiyetle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum.

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde 4 yıl hocalık yaptığınızı da biliyoruz. Sizin eğitim aldığınız dönemle, bu dönem arasında ne gibi değişikler oldu?

Ben hocalığa 21 yaşında başladım. Ancak bu yaşlar benim için hocamı tekrar etmekten öteye gitmeyen yaşlardı. Yaklaşık sekiz, on tane öğrencim vardı. Saatlerce ilgilenirdim onlarla. Fakat bir gün farkına vardım ki, o çocuklara gerçekten yardımcı olabilmek için kalbimi, ruhumu, aklımı tecrübelerle doldurmam gerektiğini anladım. Yoksa aksi takdirde, her gün otomatik yapılan bir iş benim için uygun değildi. Çünkü sadece hocamı tekrar ediyordum. İşte bu noktada, daha da özgürleşmem gerektiğine karar verdim. Mimar Sinan Üniversitesi çok akademik bir yerdir. Oradan ayrılalı 13 sene oldu. O dönemle şimdiyi kıyasladığımda gördüğüm en büyük farklılık, gençlerin okula hoca olarak gelmesi ve bu gençlerin dünyayla çok daha aktif bir şekilde temasta olması, yeni fikirlere açık olması. Bizlerin öğrencileri, şimdinin doçent ve profesörleri oldu. Yurt dışında eğitim alıp gelmiş çok fazla genç arkadaşım var. Onlar bu birikimleriyle okulun başına geldiler ve çok kıymetli öğrenciler yetiştirdiler. Yurt dışından müzisyenler getirip workshoplar, seminerler yapılıyor. Yurt dışına daha çok öğrenci gönderiliyor. Dünya müziğine de daha çok ilgi duyulmaya başlandı.

Türkiye’deki konservatuvarlarda, hocaların öğrencileri oda müziğine teşvik etmediği söyleniyor. Siz okuldayken sizleri oda müziğine teşvik ediyorlar mıydı?

Oda müziği bir müzisyeni müzisyen yapan ana yol. Çünkü konservatuvarlar iyi öğrenci yetiştireceğiz diye konçertolar, sonatlar yüklüyorlar. Öğrenci tek başına bir dünya kuruyor. Fakat oradan dışarı çıktığında, eğer o çocuk oda müziği yapmıyorsa, onun müzisyenlik ve paylaşımı o kadar eksik kalıyor ki. İletişim kuramıyorlar. Oda müziği yapmak demek, birbirini dinlemek demek. Bu insan ilişkilerine de yansıyor, aynen ayna gibi. Oda müziği yapınca, bütün kainatın trafiğine karşı açık oluyorsun. Yurt dışından oda müziği konusunda eğitim görmüş müzisyenler getirilmeli ve oda müziği bölümleri açılmalı. Bir quartet olmak ne demektir ? Bir keman-piyano ikilisi nasıl çalışmalı? Bir piyanist, çellist ile çalışırken nasıl bir tuşe kullanmalı? Sürekli kendini gösterme telaşında olup forte çalarak yanındaki enstrümanı hiçe mi saymalı? Bir flütist ile çalışırken nasıl tuşe, nasıl bir nüans kullanmalı gibi.. Bütün bunların arasında ciddi farklar var. Oda müziği konusunda yetişen kişiler konservatuvarlara hoca olarak alınırsa, bu sorunlar daha net çözülebilir diye düşünüyorum.

893845_10151706494791378_668719729_o

İnsan ruhuna en yakın enstrüman olarak görülen çellosuyla harikalar yaratan Sayın Rahşan Apay’a, bu güzel sohbet için sonsuz teşekkürler. 

Mehmet Berkay Sülek

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s