Sinematik

8,5

images (22)

Uzun zaman önce seyrettiğim bu filmi yeniden seyrettim. İlk izlediğimde 13 yaşımdaydım.Tabii o zaman benim üzerimde çok fazla etkisi olmadı ama beni uyandıran film oldu. Daha sonra Fellini’nin filmlerini izlemeye başladım. Bir kapı diğerini açtı. Farklı şeylerin peşinde koşmaya başladım. Bu yüzden benim için bu filmin önemi büyüktür.

Marcello Masterioni, gerçekten sinemanın görmüş olduğu nadir aktörlerden, adam müthiş bir karizmaya sahip. Bir döneme damgasını vurmuş bir isim. Fellini’nin bu filminde yönetmen Guido’yu canlandırıyor.

images (23)

Filmin, ilk anından itibaren bir sıkışıklık duygusuyla baş başa kalıyoruz. İlk sahnede Guido’yu arabasının içinde, dumandan boğulurken görüyoruz. Arabanın içinden bir türlü çıkamıyor. Geniş açıda trafiğin farkına varıyoruz. Herkes Guido’yu izliyor ama kimse yardım etme lütfunda bulunmuyor. Herkesin kendi derdinde olduğunu ve bu boğulmakta olan adamının sonunun ne olacağını merakla beklediklerini görüyoruz. Film ilerledikçe bu rüyanın anlamını anlayabiliyoruz. Guido kaplıca gibi bir yerde bulunuyor. Bir yaratım krizinin ortasında. Herkes ondan bir şeyler bekliyor ama ona el uzatan yok ve onun ne yapacağını merakla bekliyor. Arabanın içinde sıkışıp kalan Guido’yla aynı durumda yani. Özel hayatında da sıkışmış durumda. Karısıyla metresi arasında kaldığını görüyoruz. Kadınlarla da başı belada yani. Fellini bizim geri dönüşlerle, Guido’yu tanımamıza imkan tanıyor. İtalya’nın Amerikan kültürüyle mücadelesine de tanıklık ediyoruz.

Guido’muz bir partide kendisiyle karşılaşıyor. Zengin bir adamın Amerikalı sevgilisiyle yalnış hatırlamıyorsam. Bir yolculuğa çıkıyor filmde, kendi hayatını gözden geçiriyor. Kaplıcada gördüğü bir kadın, onu çocukluğuna götürüyor. Fellini, katolik kilisesine bir iki laf etmeden geçmiyor. Sahilde bir kadınla görüşmeye gidiyorlar arkadaşlarıyla ve tabii yakalanıyorlar. Kilisenin kadınlar hakkındaki fikrini öğrenmiş oluyoruz. Kadınları neredeyse şeytan durumuna sokan bir kilise ama Guido’dan bir kadın olan Meryem’in önünde de diz çökmesi bekleniyor mesela.

images (24)

Daha filmin ortasına gelmeden bir Guido resmi, kafamızda canlanıyor. Bence bu da Fellini’nin başarısı. Artık günümüzde, böyle filmlere pek rastlanmıyor. Özellikle Türk sinemasını düşününce. Hikaye değil karakterlerdir önemli olan. Hikayeyi oluşturan şeyler karakterlerdir zaten, karakterler sağlam olmazsa film de sağlam olmaz. Biz de Guido’nun ağırlığını hissediyoruz. Çok güzel bir anlatım var ortada. Ben filmi izlerken Guido’nun yerine bunaldım.

Guido’nun bu geri dönüşleri, onun ilham krizine deva oluyor. Filmine kendi geçmişinden şeyler koymaya karar veriyor. Ama herkes ondan daha çok şey bekliyor bence. Kendi setine gidince de üzerindeki stres artıyor. Bu bir insan için çok fazla bir yük değil mi?

images (25)

Ben yalnız bu dönem İtalyan yönetmenlerinin, Amerikalı siyahi dansçılarla takıntılı olduğunu düşünmeye başladım. Bir başka konu da entelektüellik, entelektüel bireyler üzerinde çok duruluyor, bilemiyorum artık!

Fellini zaman zaman bize nefes de aldırıyor. Filme küçük muziplikler yerleştiriyor. Mesela sinema salonu sahnesinde, birini hayalinde asması gibi.

Guido’nun kadınlarla hep sıkıntılı bir ilişkisi olduğunu  görüyoruz. Örneğin, hayatındaki kadınlarla hesaplaştığı sahne. Bu belki de küçükken aldığı katı katolik eğitimden kaynaklanıyor diye düşünüyorum.

images (26)

Filmin en önemli konularından biri de şu: Guido’nun yüksek mevkili bir din adamıyla karşılaşmasını görüyoruz. Kilisenin katılığına, nemliliğine ki -filmi izleyince daha iyi anlaşılacaktır- tanık oluyoruz.

Filmin sonunda çekimler iptal edilince, Guido da rahatlıyor. Hayatındaki bunalımlarından bir nebze uzaklaşıyor ve finalde, hayatındaki bütün insanları görüyoruz. Belki de geçmişiyle barışıyor. Çocukluğunda hep siyahlar içinde olan Guido, filmin son sahnesinde, çocukluğunda tabii, beyazlar içinde görüntüden çıkıyor. Belki de bu bunalımın sona erdiğini müjdeliyor bize yönetmen Fellini.

BROKEBACMOUNTAIN

images (12)

Brokeback Mountain, 21. yy dünyasında bile hala yasak olan bir konuyu ele alıyor. Öyle ki sırf filmde iki eşçinsel erkek bulunduğu için, filmi izlemeyi reddediyorlar. Film her ne kadar genel olarak toplum tarafından kabul edilmese de, eleştirmenler ve sinema sanatını sevenler filmi çok takdir etmişti.

Filmde iki kovboy, Ennis ve Jack, iş almak için erken saatlerde Joe’nun mekanına gidiyorlar. Ang lee, filmin bu ilk açılış sahnesinde, iki karakterin kişiliklerini gözlerimizin önüne seriyor. Ennis her zaman daha çekingen taraf oluyor. Jack ise daha bir görmüş geçirmiş havasında. Jack daha ilk gördüğü andan itibaren, Ennis’i kesmeyi ihmal etmiyor. Ang Lee, Wyoming’in sert ama aynı zamanda çok güzel doğasını da ortaya koyuyor. İlk görüşte talihsiz olan bu iki insan, hayatlarının bundan sonraki en önemli parçalarından birine ulaşıyor.

images (14)

Bu iki kovboyun iş vereni, tahmin edebileceğimiz gibi çok da iyi birisi değil. Kamplarında ateş yakmalarına bile izin vermiyor. Halbuki başkalarının ateş yakabildiğini görüyoruz. Bu iki karakter, birbirlerinin ateşi oluyorlar varlıklarıyla. Biraz da zorunluluktan birbirlerini tanımak durumunda kalıyorlar. Ennis için, ıssız sayılabilecek bir yerde bir adamla yaşama düşüncesi çok ağır geliyor.  Ang Lee, Ennisi’n bu rahatsızılığının nedenini filmin ortasına kadar bize göstermiyor.

Jack her zaman yeni şeylere daha açık bir karakter görüntüsü çiziyor. Filmin en önemli sahnelerinden birisi de Ennis’in duş aldığı sahne bence. Lee, bu sahnede Ennis’in vücudunu flu olarak gösteriyor. Jack’in yüzündeki ifadeden neler düşündüğünü anlayabiliyoruz.  Bir bakıma bize ipuçlarını vermeye başlıyor. Jack’e karşı kapalı olan Ennis, zaman içinde ona karşı daha açık davranıyor. Zamanla birbirlerinin yerini almaya, görevlerini yapmaya başlıyorlar. Sonunda Jack’in hamleleriyle birbirlerine yaklaşıyorlar. Her şey Jack’in ataklarıyla oluyor. Lee’nin Ennis’e karşı daha fazla sempati hissettiğini düşünüyorum. Belki de yaşadığı şartlar, yaşamış oldukları, onun bu kapalılık durumuna etken. Sonuçta her ikisi de ama daha çok Ennis, gelişmeyen büyüyemeyen bir yerden geliyor. Hayatın onlara sunabileceği pek bir şey yok aslında. Her ikisi de kendilerine bir çıkış kapısı arıyorlar ve bu arzuladıkları dünyaya olan kapıyı birbirlerinde buluyorlar.

images (15)

Ayrılma zamanı geldiğinde ise, Brokeback’i geride bırakmak Ennis’e daha zor geliyor. Ne de olsa onu bekleyen sorumlukları var. Jack ise daha özgür ruhlu bir karakter. Bu kısa yaz döneminden, hayat boyu devam edecek bir bağla geri dönüyorlar.

Ennis kendine düşeni yapıyor. Küçükken sahip olamadığı yakalayamadığı bir aile hayatı kuruyor kendisine. Jack ise arayışını sürdürüyor. İkisi de bir süre hayatlarından memnun gözüküyor ve kendilerinden bekleneni yapıyorlar. Ennis’in çocukları oluyor, alt sınıfa mensup, işinde gücünde birisi olup çıkıyor. Hiç beklemesek de zamanla Jack de topluma boyun eğmek zorunda kalıyor. Toplumun ona dayattığı hayatı yaşamak zorunda kalıyor.

Yıllar sonra buluştuklarında çok büyük bir heyecan yaşıyorlar. Camı açıp içlerine derin bir nefes çekiyorlar. Nefeslerini çok fazla tutmak zorunda olduklarının farkındalar tabii. İşin ilginç yanı Ennis’in karısı bu ilişkiyi öğrenmesine rağmen pek sesini çıkarmıyor. Belki de geleceğini, çocuklarının geleceğini düşünüyor. Amerikan toplumunun da çoğu Batılı ülkeden daha fazla tutucu olduğunu düşünüyorum. Alma da bu ilişkiye göz yummak zorunda kalıyor. Alma’nın bu ilişkiyi kabullenmiş olmasının, dönemin Amerikan toplumu hakkında bilgi verdiğini düşünüyorum.

images (13)

Ennis’in bu ilişkiye neden sıcak bakmadığını ise, daha önce bahsettiğim gibi filmin ortasında öğreniyoruz. Bence bu sahne de en güzel anlatılmış sahnelerden birisi. Mesela Ennis’in babasının sadece ayaklarını görebiliyoruz. Çünkü Ennis’in babasının öyküde bir önemi yok bence. O sadece bir düşünce tipini temsil ediyor. Babası, Ennis ve kardeşini, birlikte yaşayan iki adama ne olduğunu göstermek için öldürülen adamlardan birinin yanına götürüyor. Bu zavallı adamın zalimce öldürüldüğünü görüyoruz. Böylece küçük Ennis’in yaşadığı travmaya tanıklık ediyoruz.

Ennis ve Jack sık sık birbirlerinin hayatına girmeye başlıyor. Her seferinde de onlardan beklenen görevlerden uzaklaşıyorlar. Ama biz bu sevginin ne kadar derin olduğunu, ne kadar kabullenilmiş olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Jack fırsatını bulduğunda başka limanlara yelken açmaya hazır görünüyor. Filmin en çok güldüğüm sahnelerden birisi de Jack’in karısıyla gittiği bir partide tanıştığı bir adamın, aynen Ennis’le yaptıkları gibi, balık tutmaya davet etmesi oldu. Aslında bu iki kovboyun yalnız olmadığını, daha pek çok insanın toplum baskısı altında ezildiğini gözler önüne seriyor Ang Lee.

brokeback-mountain-1

Ennis, belli bir süre sonra yalpalamaya başlıyor. Nefes alması gerekiyor, biraz da olsa içine nefes çekmesi gerekiyor. Ancak, gerekli olan kapıyı bulamıyor. Bir süre sonra ise korktuğu başına geliyor ve Jack Swift ölüyor.

Ennis Jack’in evine gittiği zaman, onun kıyafet dolabında bir kaç eşyasını buluyor ve dolabın içine çöküp kalıyor. Bir bakıma bu sahnede film de özetleniyor. Ang Lee belki de bu ilişkinin bir kaçış olduğunu söylüyor bize. Amerikan filmlerinde birçok kez gördüğümüz gibi ikisi de dolaplarında saklanıyor.

Ang Lee’nin başardığı işlerden birisi, bunu bir aşk olarak ele alması. Bunu yaparken de Amerikan toplumuna eleştiriler getiriyor.  Aynı zamanda da yolculuk,  kaçış meselesi…

Görseller:

http://www.screenplayer.com

http://www.fanpop.com

http://www.dvdbear.com

mubi.com

M.Berkay Sülek

LA NOTTE-GECE

lanotte

Film buz gibi bir açılışla başlıyor. Bu açılış, belki de filmin ilerleyen bölümlerinde izleyeceğimiz sorunlu evlilik hakkında bize bir ön bilgi veriyor. Filmin başındaki sahneler o evlilikteki olamamışlık hissini betimlemek için yerleştirilmiş gibi. Mesela evli çiftimiz arabalarıyla gezerlerken,bir kaza meydana geliyor. Belki biraz zorlama bir yorum ama ben böyle bir yönetmenin böyle bir sekansı  filmine öylesine dahil ettiğini sanmıyorum. Bir başka örnek de hastalanan arkadaşlarını ziyaretleri sırasında meydana geliyor. Çiftimizin bu ortak arkadaşları Giovanni gibi yazar. Bizim nedenini bilmediğimiz bir hastalıktan dolayı ölmek üzere. Ameliyat evresinin çoktan geçilmiş olduğunu öğreniyor çiftimiz. Hastanede geçen kısımda bu evli çift birbirleriyle diyolog bile kurmuyorlar. Giovanni filmde karşısına çıkan kadına kısmen de olsa ilgi duyuyor.

La_Notte_2

Yönetmenimiz, filmin geçtiği dönem İtalya’sıyla ilgili gözlemlerini yansıtmayı elden bırakmıyor. Çiftin trafikte sıkışıp kaldığı bir sahne izliyoruz. Arabanın dışına çıkıp, etrafı görmemize izin verildiğinde, yaşanan kaosa tanıklık ediyoruz.Yönetmen, Giovanni’nin karısı yazarımız Giovanni için yapılan partiden ayrıldığında, bizim yıkılan harap evleri ve tek başına ağlamaklı çocuğu görmemizi sağlıyor. Siren, helikopter ve uçak sesleri de eksik olmuyor film boyunca. Filmde Lidia şehirde dolaşmaya devam ettikçe, biz de ülkede esen Amerikan havasına daha iyi tanıklık ediyoruz. Filmde  gördüğümüz İtalyan kabadayıları bile Amerikan filmlerinden fırlamış gibi bir edaya sahipler. Filmin ortasında Giovanni Lidia’yı almaya geldiğinde çiftimizin bu fakir bölgede bir zamanlar yaşamış olduğunu öğreniyoruz. Bir bakıma bir geçmiş de sağlıyor yönetmenimiz.

Filmin bir bölümünde çiftimiz bir gece kulübüne gidiyorlar. Burada da yaşanılan Amerikan hayranlığını gözlemliyoruz. Amerikan müziği eşliğinde bir kadın ve erkekle, iki Afro Amerikalı dansçıyı izliyoruz.

images (6)

Bu tatlı çiftin bu gece kulübü macerasından sonra gittiği partide de, filmde de jazz müziğimiz eksik olmuyor. Lidia insanlardan uzak kalmaya çalışıyor film boyunca. Antonioni’nin Lidia’nın bu arayışını, bize çok güzel bir şekilde yansıttığını düşünüyorum

Ben film ilerledikçe çiftimizin birbirinden daha çok koptuğunu hissettim. Antonioni, bu çift arasındaki uçurum büyüdükçe, filmin temposunu düşürüyor. Zaten Giovanni’nin bir genç kızla ilişkisi oluşuyor. Lidia da boş durmuyor tabii. Her ikisi de mutluluğu bir başkasında arıyor.

Filmde entelektüeller ve entelektüel kişilik üzerinde de çok durulmuş. Bu da ilgimi çeken noktalardan birisiydi.

Filmin sonlarına doğru ise Bayan Derys’in Giovanni’ye anlattığı hikaye gerçeğe dönüşüyor. Karısını sevmeyen bir adam, ama karısı tarafından sevilen biri ve fedakarlık yapan bir kadın.

Ben filmi beğendim gerçekten. Benim için bir önemi de izlediğim ilk Antonioni filmi olmasıydı. Ama herkese tavsiye edebileceğim bir film değil, çünkü bizler çabuk sıkılıyoruz.Filmin tek kötü yanının, temposunun gereğinden fazla düşük olması diye düşünüyorum.

BARBARA

Barbara_(2012_film)

Almanlar, Doğu Almanya hikayelerini anlatmayı seviyor. Christian Petzold son filminde Doğudan Batıya geçmeye çalışan bir doktor hanımın hikayesini anlatıyor. 52 yaşındaki yönetmenin 6. uzun metrajlı filmi, Barbara. Nina Hoss yönetmenin favori oyuncularından biri. Yönetmenin bundan önceki 3 filminde de çeşitli rollerde yer almış. Doğu Almanya’da geçen bir diğer film de  Von Donnersmarck’ın Başkalarının Hayatı adlı filmiydi. Donnersmarck’ın filmi takdir toplamış  ve En İyi Yabancı Film dalında Oscar’a uzanmıştı.

images (5)

Filmin başından itibaren kahramanımız Barbara’nın  bulunduğu şartlara olan memnuniyetsizliğini izliyoruz. Barbara ülkeden çıkma teşebbüsleri sonucunda, kırsal alanda yer alan bir hastaneye sürülüyor. Herkesi yaşadığı ülkenin temsilcileri gibi görüyor  ve kimseyle çok iletişime girmiyor. Filmin başlangıcında Barbara’nın komşusuyla yaptığı konuşmaya tanıklık ediyoruz. Sert bir ilişki var insanlar arasında. Doğu Almanya’nın doğasında olan bu sertlik, insan ilişkilerine de geçmiş gibi. Film ilerledikçe ülkedeki paranoya ve güvensizliğe de tanıklık ediyoruz. Filmin atmosfer duygusu yaratmada çok başarılı olduğunu da düşünüyorum. Ayrıca yönetmenimiz, yan hikayeler de anlatmayı başarıyor. Barbara hastaneye getirilen kızla yakın bir ilişki kuruyor. Stella adlı bu kız, bir bakıma bir çıkış kapısı onun için. Filmde önemli olduğunu düşündüğüm bir sahne var: Barbara’nın atandığı hastanede bir doktorumuz var. Barbara’ya da yakın ilgi duyuyor. Bir sahnede Barbara’ya kahve ikram ediyor. Barbara kahve fincanın düşürüyor ve o ana kadar bu doktor hakkında düşündükleri de kırılıyor bir bakıma. Filmde bu sahneye kadar, kimsenin adını öğrenemiyoruz. Bundan sonraki sahnelerde yönetmenimiz, bu doktora bir kimlik veriyor, diğerlerinden ayrıştırıyor. Doktorumuz Raiser’in de Barbara’dan çok farklı olmadığını anlatıyor. O ana kadar sadece Barbara ve Raiser’in adlarını öğreniyoruz ve tabi bir de Stella. Barbara film ilerledikçe hem Raiser hem de çevresine alışıyor. Filmin görselliğini de çok beğendiğimi belirtmek isterim.

Barbara_2012_Trailer_HD_Nina_Hoss_Ronald_Zehrfeld.mp4_snapshot_01.48_[2012.10.29_18.33.25]

Film gerçekten çok başarılı. Barbara’nın Oscar adaylığında, son beş film arasına girememesi ise çoğu kişi için sürpriz oldu. Barbara Oscar tarafından ödüllendirilmediyse de Berlin’den En İyi Yönetmen ödülünü aldı. Oscar’da başka şeyler döndüğü de bir gerçek. Bir Zamanlar Anadolu’da bile son beşe kalamadı. Haneke’nin Amour adlı filmi ipi göğüsleyecek gibi duruyor. Tabii yine bir sürprize yer vermezse.

Elena

images (2)

Andrei Zvyagnitsev’in son filmi Elena…Ben yönetmenin ilk filmi olan Dönüş’ü izlemiş ve çok beğenmiştim. Benim o güne kadar izlediğim en güzel filmlerdendi. Yönetmen bu filmiyle Altın Aslan ödülüne ulaşmıştı. İkinci filmi olan The Banishment’i henüz izleyemedim ama onu da en kısa sürede izleyeceğim. Andrei, 48 yaşında olmasına rağmen bu onun üçüncü filmi.

images (3)

Şimdi gelelim asıl konumuz olan Elena’ya. Yönetmenin bu son filmini en az Dönüş kadar beğendiğimi söyleyebilirim. Elena rolünde Nadezhda Markina bulunuyor. Elena’nın karakterini, ruhunu çok iyi yansıttığını düşünüyorum. Filmin başlangıcından itibaren, daha sonra kocası olduğunu öğrendiğimiz Vladimir’le yakın-uzak bir ilişkisi var. Elena’mız ne yazık ki sorunları olan bir kadın. Oğluna para vermek için çok uzun mesafeli yolculuklar yapıyor mesela. Filmin asıl konusu da burada yatıyor. Hem Elena hem de Vladimir çocuklarıyla sorunlar yaşayan ebeveynler. Elena ve Vladimir uzun süredir evli olmalarına rağmen aralarında mekanik bir ilişki, bir yardımcı patron ilişkisi var. Farklı dünyaların insanları olduğu da bir gerçek. Film boyunca hissettiğimiz gerilimin nedenlerinden birisi de bu bence. Bu gizli gerilim, bir suça doğru götürüyor. Filmin ortasına kadar böyle bir ihtimali düşünmemiştim açıkçası. Elena, kocasının ölümünden sonra onun yerini alıyor bir bakıma.Toplu taşıma araçlarını kullanan Elena, taksiyle yolculuk yapmaya başlıyor mesela. Filmde hem Elena’nın hem de Vladimir’in temsil ettiği kesime karşı bir eleştiri var. Örneğin,  Elena’nın oğlunun bir çocuğu daha oluyor. Halbuki oğlu 4 kişilik ailesini annesinin yardımıyla geçindirebiliyor. Film bize hikayeyi çok tarafsız bir şekilde anlatıyor. Yönetmen, bize Vladimir’in kızını bile, bir bakıma sempatik gösteriyor. Elena ve Vladimir arasında bir denge oluşturuyor. Benim son zamanlarda seyrettiğim en güzel filmlerden birisi olduğunu da söylemeliyim. Kesinlikle herkesin izlemesi  gereken bir yapım.

images (4)

Zyagnitsev, bu filmiyle de birçok başarı elde etmiş. Filmin prömiyeri 2011 yılında Cannes Film Festivali’nde yapılmış. Film “Belirli Bir Bakış” bölümünde yarışmış ve Jüri Özel Ödülünü kazanmış. Zvyagnitsev’in kesinlikle takip edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Umarım sonraki filmini de yakın zamanda izleyebiliriz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s